23.6.10

Saldır Marsel! Okey, Let's Go...

2001 yazı.. Henüz 15 yaşında, sporu sadece spor için izleyen biriydim. Sydney Olimpiyatları ve Hollanda'nın yine şampiyon olamadığı bir Avrupa Şampiyonası'nın ardından bocalamıştım, birden sporsuz kalınca... Yetmezmiş gibi 2. kez emeklilikten dönmüş olan Michal Jordan satın aldığı oyuncularını motive etmek bahanesiyle Washington Wizards formasıyla, yıllarca giydiği siyah-kırmızı(!) Bulls formasına ihanet ettiği yetmezmiş gibi ortalama bir performans göstermiş ve gözümde büyüttüğüm "Majesteleri"nin kıymetini sorgulatır olmuştu...

En beteri de Eskişehirspor yine çıkamamıştı düştüğü 2B çukurundan...

İşte tam da bu kadar tatsızlığın arasında nefes almak için alternatiflere yönelmiştim ki, TRT Wimbledon Tenis Turnuvası'yla göz kırptı bana... Son bir şans verdim 2001 yazına ve hayatımın en doğru hareketlerinden birini yaptığımı anladım Goran Ivanišević sayesinde!



O yıl normal şartlarda, 125. sırada olduğu için, turnuvaya katılamayacak olan Hırvat Tenisçi'ye davet gönderen organizatörler işin bu noktaya geleceğini asla tahmin edememiştir. Her turda, bu kez şansı yaver gitmez denilen Hırvat raket* finale kadar geldi ve şampiyon oldu! Ama, benim asıl ilgimi çeken şey Wimbledon tarihinde görülmemiş bir şekilde "tribün" yapan Hırvat seyircilerdi.. Geleneklere son derece dikkat edilen; seyirci kitlesi hakkında konuşulurken prestij, elit, üst sınıf gibi terimlerin sıkça kullanıldığı bu turnuvaya belki de ömürleri boyunca bir daha denk gelemeyecekleri bir başarı öyküsünü izlemeye gelmiş halk sınıfı vardı tribünlerde... Özellikle final maçında baş hakem tarafından defalarca uyarılmasına rağmen her sayıdan sonra gol olmuşçasına sevinen Hırvat seyirciler yüzümü öyle güldürüyordu ki, hakemin yaptığını küstahlık olarak algılıyordum... Çünkü, o kadar benziyoruz ki o gün orada bulunan Hırvat seyircilerle, benimsemiştim Ivanisevic'i.

Gelelim yazının esas öznesine : Marsel İlhan!

2010 yazında Vuvuzela sponsorluğunda, Türkiye'siz düzenlenen, istisnalar dışında tatsız tutsuz ve golsüz bir Dünya Kupası var oyalanmaya çalıştığımız... Michael Jordan emekli olalı 8 yıl olmuş. Eskişehirspor 2B'den kurtulmuş olsa da ezeli rakibimizin şampiyon olduğu ligde ancak 7. sırada bitirmenin hüznü var bu kez üzerimde, yine 2001'de olduğu gibi alternatif arayışlarına girdim kısacası... Ve 2001'den biraz farklı olarak Ntvspor göz kırptı bana Wimbledon'la.. Hem de bu kez sıcaklığını hissettiğim adam benim dilimi konuşuyor, benim ülkemde yaşıyor..

Başın öne eğilmesin...

İlk turu zor da olsa geçti Marsel.. İkinci tur maçında Rumen Hanesko karşısında inancını gösterdi ve tıpkı Euro 2008'de olduğu gibi 2-0'dan geri dönmek istedi... Ama yapamadı. Biraz talihsizlik, biraz tecrübesizlik engel oldu 2. Ivanisevic vakasına. Ancak, ben alacağımı aldım bu turnuvada Marsel'den.. Zaten Özbek kökenli oluşuna dikkat etmezsek ilk defa bir Türk katıldı turnuvaya. Tamam, Hırvatlar gibi dolduramadık kortun etrafını, tezahürat yapamadık Marsel için ama başta da yazdığım gibi Dünya Kupası'na zorlandığımız bir süreçte nefes alma fırsatı verdi bize...

Tüm bunlar için teşekkürler Marsel İlhan!

18.6.10

Nice 'daha güzel' 45. Yıllara..

2008'in 16 Mayıs'ı... Eskişehirspor-Diyarbakır maçı. O yılki Play-Off'ların yarı finali. Yer İstanbul İnönü Stadyumu. Koca 120 dakikada bir tane bile gol olmamış, penaltılara kaldı maç. Yıllardır içeride dışarıda, iyi kötü, birlikte maç takip ettiğim 10 kişilik arkadaş grubumun tamamı stadda. Tribünden tanıdıklarım, Boğazın Kırmızı Şimşekleri'ndeki dostlarım, tanımadığım 10 binler..Kiminin gözlerinde ümit, kiminin gözlerinde korku. Derin bir solukla çekilip, saniyede üflenen 'stres' sigaraları.

Penaltı atışları başladı. Bilen bilir İnönü Stadyumunun Kapalı-Alt tribününün en üstünde bir beton platform var. Oraya oturmuş, arkasını dönmüş iki gençten biriyim. Penaltılara bakamıyoruz. Sıkmışız birbirimizin elini arkadaşımla, mırıldanıyoruz; "Geliyor mu hacım(!) o büyük gece?"

Taraftarın sesine göre gol olup olmadığını anlıyoruz. Yanımdaki sevgililere soruyorum, 6. penaltılara geçildi diyor. O an arkadaşımla göz göze geliyoruz. Evet, telafisi yok. Golü atamazsak tarihimizin eziyetli, merhametsiz senelerine bir yenisi daha eklenecek. O an sinirlerimin boşaldığını hatırlıyorum. İçimde fırtınalar kopuyor dedikleri şey var ya, benim içimde Kırmızı Şimşekler çakıyor. Arkadaşımın da gözleri dolu dolu olmuş. Ben öyle bir heyecanı hayatımın başka hiç bir evresinde yaşamadım. Ardından bilindik senaryo: Diyarbakırlı futbolcu penaltıyı kaçırmış, finaldeyiz... O an oturup hıçkıra hıçkıra ağladık arkadaşımla. Herkes seviniyordu. Biz ağlıyorduk, yanımızdaki bayan şaşkınlıkla peçete yetiştiriyordu bize. O gece büyük zaferlerin habercisiydi sanki. Talihimiz dönmüştü evet. O an hissetmiştim ben onu. O an gerçekten inanmıştım.



Şimdi aradan 2 sene geçti. 45. yılımızda ligin zirvesine yakın ekiplerden biriyiz. Böyle bir 45. yıl, asla reddedemeyeceğimiz ancak geçmişteki başarıları sollamak istediğimiz, gerçekten başarılara yaklaştığımız bir 45. yıl. Artık yol belli ESES'im. Eğ başını ağır ağır yürü şimdi.

Uzat elini şanlı kupalara ES-ESim
Sinanın Nasırın ruhlarını şadedelim
Sonra da öl deyin,ölmeyeni......

ESKİ 45'LİK

Hayatımızın yarısını siyah, yarısını kırmızı yaşayalı 45 yıl geçmiş...

Günün 45'liği Kadriye İnletir'den gelsin o vakit...


es es es ki ki ki hop hop hop güm güm güm kırmızı şimşek çok yaşa...

15.6.10

Bando Vuvuzela!

Daha başlamadan, aldım elime fikstürü, takımlara kafamda maçlar oynatmaya başladım. Herkes takım analizi yazınca, benim hevesim kaçtı ve maçların başlamasını bekledim yazmak için...

Sonra maçlar başladı, 32 takım arasında göremediğim Türkiye yeterince canımı sıkarken, yetmezmiş gibi oynanan 11 maçın 10 tanesinde 3 gol dahi olmadı. Tek istisna da, disiplin hastalığına sahip Almanya'nın Avustralya maçı (4-0).

Hal böyle olunca yine sıkıldım, yazmak gelmedi içimden... Yazacak futbol dışı bir konu aradım, malum futbol asla sadece futbol değildir klişesi sardı dört bir yanımızı. Eh madem klişe bir konsept seçiyorum, konunun öznesi de klişee olmalı dedim : Vuvuzela!


Dünya Kupası sonrası yapılacak anketlerde, turnuva yıldızı kim olur sorusuna Vuvuzela eklenirse haksız rekabet olur. Zira her takım bir kaç gün arayla maç yaparken, bu çılgın alet günde 3 maça çıkıyor, hem de hiç susmadan...

Öyle ki, Dünya Kupası'na aslında ilgi göstermeyen, hatta futboldan fazla haz etmeyenler dahi Afrika'nın yöresel bir çalgısı olan Vuvuzela'yı tek kalemde telaffuz edebiliyor. Özetle, artık Dünya'nın tanıdığı en meşhur Afrikalı oldu Vuvuzela...

Gelelim benim asıl kaygıma... Bilindiği üzere Eskişehirspor tribünlerinde 2006 yılından beri BandoESES oluşumu bulunmakta. BandoESES o kadar güzel işler çıkarıyor ki, çok defa Eskişehir deplasmanına BandoESES'in ve açık tribünün yaptığı ortak çalışmayı izlemeye geldiğini itiraf edenlerle karşılaştım. Çünkü BandoESES, özellikle 10.000 taraftarın olduğu Açık Tribün'ü tamamiyle ayağa kaldırarak, 7'den 70'e atkı sallatıyor, bağırtıyor. Kolay yakalanır türden bir şey değil. Dolayısıyla, imrenen taraftar sayısı azımsanmayacak ölçüde çok...


Geçtiğimiz sezon, Trabzonspor Bando olmaksızın denedi Espana Cani eşliğinde yaptığımız atkı şovunu, başaramadı... Bursaspor taraftarı, bir maç için Mudanya Belediye Bandosu'nu getirdi, olduramadı... Çeşitli arayışlarda rakipler kısacası. Peki ya, olur da bir takım taraftarı üşenmez, Afrika'dan Vuvuzela getirtir ve kendince bir bando(!) kurmaya kalkarsa? Hiç bir şey değil de bu düşünce beni feci halde korkutuyor...

Burdan yetkililere sesleniyorum : Lütfen henüz Dünya Kupası'na giden Türk'ler dönmemişken bir kanun falan çıksın ivedilikle, ülkeye Vuvuzela sokmayı yasaklayan... Olmaz mı? Olur bence, olmalı... :)




5.6.10

Aynı Tas Aynı Hamam

Yazmamalıyım... Uzun zamandır kişisel yoğunluktan dolayı yazamıyordum, şimdi de yazmamalıyım. Okulda final haftası sürerken, havalar ısınmış, sokak beni çağırırken ne işim var bilgisayar başında? Bu satırları niye yazıyorum? Yazmamalıyım...

Ama tutamam kendimi, hayatımın gün geçtikçe daha büyük bölümünü ele geçiren, yaş ilerledikçe azalması beklenirken artan sevgimin karşılığı Eskişehirspor bu günleri yaşarken susmak ne bana yakışır, ne de benim gibi düşünenlere!

Bahsi geçen yoğunluk sürecinde bir çok şehir gezdim, bir çok insan tanıdım. Hani bir söz var : "Eğer Eskişehirliyseniz, sizi tanıyan herkes bunu bilir." Ben de gittiğim her yerde 5 dakika geçmeden rengimi belli ettim. Dolayısıyla, özellikle uzak şehirlerde ilginç karşılanan bir taraftar profiline sahip olmanın avantajını kullandım; insanların tuttuğum takıma bakış açısını gözlemledim, sorguladım...

Şaşırdım, 1000 km uzaktaki Malatya'da da, 240 km uzaktaki Ankara'da da Eskişehirspor dediğimde bana bizi anlattılar, taraftarın nasıl da her koşulda dik duruşa sahip olduğunu, başarıdan ziyade başarısızlıkta ön plana çıkarak armanın asaletini koruduğundan bahsettiler bana...

Gururlandım elbette, ama madalyonun diğer yüzünü görene kadar... Taraftarı yere göğe sığdıramayan aynı kişiler, serzenişte bulundu bana : "Bu kadar bilinçli ve fanatik bir taraftar nasıl oluyor da izin veriyor üzerinden oyunlar oynanmasına?"

Utandım... Haklıydılar çünkü. Dilim döndüğünce Eskişehirspor'un siyasetten aslında uzak olduğunu, medyanın şişirmesi olduğunu anlatmaya çabaladım ama tokat gibi bir cevap aldım: "Güzel söylüyorsun da, niye protesto etmiyorsunuz bu durumu o zaman?" Lafı geçiştirdim ne zaman bu soruyu duysam... Verecek sağlam altyapılı bir cevabım yoktu çünkü.


Vakt-i zamanında Fenerbahçeli olmasıyla bilinen bir yönetici gelince münferit olarak herkes tepki göstermiş, protesto gereksiniminden bahsetmişti. Protesto gününe gelindiğinde ise o tepki gösteren, kaşları çatık insanlar birden ortadan kaybolmuş, epi topu 20 - 30 kişi yüreklilik göstermişti... 2. lig yıllarında yaşanan bu olay her ne kadar cılız bir tepki gibi dursa da, Eskişehirsporluluk duruşunu, Yüksek Eskişehirsporluluk Bilinci'nin hala var olduğunu gösteren bir hareketti.

Ancak, yıllar içinde sinsice bir sindirme politikası içinde birer birer absürd insanlar girdi yönetime... Başka takım tutanlar, profesyonel yönetim anlayışından uzak olduğu halde reklam peşinde koşanlar, Eskişehirspor'un kuruluşundan bugüne gelen taraftar ruhunu hiçe sayanlar...

Başlarda hep tepki gösterdik, olmaz dedik gelemezler dedik. Ancak bunları hep taraftar forumu üzerinden söyledik, facebook üzerinden söyledik. Bu siteler aslında doğru kullanıldığında kitleleri harekete geçirmek için birebir, ama o bilgisayar başından kalkıp sokağa dökecek ilk ateşi yakamıyoruz bir türlü.

Zaman içinde sindirilişimizin neticesini bugün itibariyle almış bulunmaktayız. Olağan Genel Kurul vardı bugün Eskişehirspor'da. Aniden beliren 200 yeni üye sayesinde tek aday olarak seçime giren Halil Ünal ve ekibi beklendiği üzere aldı tekrar yönetimi. Bu kez, yeni isimler de var absürd listeye dahil edilecek türden. En absürd olanı da Yavuz Bingöl! Evet, hani şu türkücü olan...


Yanlış anlaşılmasın, her denk geldiğimde severek dinlediğim, karakterine, tevazusuna ayrı hayran olduğum kişidir Yavuz Bingöl... Ama, iyi hoş da senin ne işin var Eskişehirspor'la, hem de Eskişehirsporlu bile değilken? Hadi Halil Ünal, kendi reklamını yapmak için senin adını kullanmak istemiş ve bir teklifle gelmiş, ama sen düşünebilen, aklı fikri olan bir müzisyensin, hiç mi demedin : "Teşekkürler Halil Bey, ancak ben Eskişehirspor'u sevsem de başka takımı tutuyorum, ayrıca kulüp yönetimi işinden hiç anlamam" diye... Demek ki, ona da alternatif duruşu ve kalitesiyle Eskişehirspor Taraftarı'nın bulunduğu bir camiada yönetici olmak cazip gelmiş olacak ki kabul etmiş görevi...

Her şey bir yana, gerçek bir taraftar, kulübüne zarar vermekten çekinmelidir, yönetmek her yiğidin harcı değildir, hele ki beklentilerin yüksek olduğu bir kulübü... Bugün bu görevi kabul eden tüm yeni üyeler bunu bilerek bakmalıdır yarına. Zor günler bekliyor bizi, demedi demeyin!


Susuyorum... Bundan sonrasında sadece izlemeyi uygun görüyorum. Madem ki, gerçek bir tepki gösteremiyoruz, madem ki protestolar yerine ulaşmıyor. Ben de susuyorum ve gözlemliyorum sadece... Bakalım, bu satırlardan dolayı pişmanlık mı hissedeceğim yoksa haklı mı çıkacağım...

7.5.10

Hatasız Federasyon Olmaz


Önce Süper Lig'e çıkmak için oynanacak olan play off maçları Kasımpaşa ve Ali Sami Yen'de oynanacak diye resmi açıklama yapıldı TFF'den. Ben de bunun ne denli yanlış bir karar olduğunu vurguladım.

Bu açıklama sonrasında Karşıyaka taraftarları bir açıklama yayınladı, duydukları kaygı hakkında.

Gelen tepkiler ve çağrılar sonrasında TFF yaptığı saçmalığı (evet saçmalık) farketmiş olacak ki, yeni bir açıklama yaparak maçların oynanacağı stadlardan Kasımpaşa'yı çıkartarak, Olimpiyat Stadı'nı dahil etti.

Ne diyelim, geç olsun güç olmasın..

6.5.10

Bile Bile Lades


Türkiye Futbol Federasyonu, Bank Asya 1.Lig Yükselme Grubu maçlarının 17, 20 ve 23 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da Kasımpaşa Recep Tayyip Erdoğan ve Ali Sami Yen stadyumlarında oynanmasını kararlaştırdı. TFF Yönetim Kurulu tarafından sezon başında statüsü değiştirilerek tek devreli lig usulü ile oynanması kararlaştırılan Yükselme Grubu maçlarına 2009-2010 sezonunda Bank Asya 1.Lig'i 3,4,5 ve 6. sırada tamamlayan takımlar katılacak. Tek devreli lig usulünü lider olarak tamamlayan ekip, Turkcell Süper Lig'e yükselen 3. ve son kulüp olacak.


Haber TFF sitesinden alıntı. Öncelikle, yaşadığım şehirde tam da sezon bitti derken, bir turnuva yapılacak olması gayet keyif verici. Onun dışında, bu organizasyonun play off maçları olması ayrı bir heyecanlandırıyor insanı. Zira, bu ülkede Türkiye Kupası dahil hiç bir turnuva bu kadar keyif veremez tarafsız izleyen kişiye. Hangi play off olduğunun heyecan anlamında çok önemi yok benim için. Bank Asya'ya çıkma maçları da olsa aynı keyif, Süper Lig'e çıkma maçları da.. Ama, tuttuğum takımın bulunduğu lige gelen takım elbette daha bir merak uyandırıyor bünyede...

Madalyonun bir de öbür yüzü var lakin... Bu sezon inanılmaz bir ivmeyle tırmanışa geçen Karabükspor zaten haftalar önce yerini aldı diğer yolcuları beklemeye başladı. Bu hafta, 2. yolcu da belli olacak. İki aday var direk Süper Lig'e gidecek araç için ayrılan son bilete... İzmir'den Buca ve Adanaspor. Hangisi kapar bileti bir tahminim yok. Ama, gidemeyen İstanbul aktarmalı gitmeyi deneyecek Süper Lig'e, bu kesin... Play off için geriye kalan 3 takım da Altay, Konya ve Karşıyaka... Evet Karşıyaka...


Yıllardır direkten dönen, hep "artık gelsin de ortalık renklensin" diye anılan takım Karşıyaka... Geçen sezon yine direkten dönmüştü. Tam da direkten dönerken, ben de oradaydım. Kasımpaşa tribününden izledim maçı. Hatta o zamanlar yazmakta olduğum esesim sitesinde maç yazısı da yazmıştım. Maçta 1-0 önde giden Karşıyaka son dakikalarda yediği golle önce uzatmaya, uzatma yediği golle de evine döndü... Moraller bozuktu maç sonunda ister istemez. Tatsız olaylar oldu. Ama öyle böyle değil, sahaya 200 civarında Karşıyaka taraftarı girdi öfkesini tutamayarak... Hatta sonrasında yanlış hatırlamıyorsam 5 maç seyircisiz oynama cezası aldı. Bunun semeresini epey çektiler yani...

Yazının başındaki habere dönecek olursak, play off maçları İstanbul'da yapılacak bu sezon. Hem de, Ali Sami Yen ve Kasımpaşa stadlarında... Evet Kasımpaşa! Federasyon bu kararı verirken Karşıyaka'nın play off oynaması kesinleşmişti. Şimdi, her play off zamanı olduğu gibi binlerce Karşıyakalı İstanbul'a gelmeyecek mi? Geldiğinde Kasımpaşa'da oynanan bir maçında takımını desteklemeye gitmek istemeyecek mi? Peki, Kasımpaşalılar bu esnada nerede olacak? Evet, onlar da gidecek maçlara... Şimdi, bu maçlardan birinden önce yada sonra en ufak bir olay olduğunda, bunun sorumlusu Kasımpaşalı taraftar mı, Karşıyakalı taraftar mı yoksa maçların oynanacağı stadları hiç hesap, kitap yapmadan yangına körükle gidercesine belirleyen Federasyon yetkilileri mi?



2.5.10

Flashback


Yine yenildiğimiz bir maç sonrası, bilgisayarımda eski fotoğrafların olduğu klasörü açtım.. 768 fotoğraf birikmiş yıllar içinden derlenen. Tek tek baktım, hepsini ayrı ayrı yaşadım yeniden... Nerelere yükselmiş, ne dipsiz kuyulara düşmüşüz...


Henüz Türkiye 1. Ligi, İstanbul dışında bir şehirden takımı bünyesinde barındırıyor olma fikrine adapte olamamışken, şampiyonluğu tam 3 defa kaçırmışız, hele ki 2 tanesi 3'er puanla... Sonrasında o zamanın Fuar Şehirleri Kupası'nda (Uefa Avrupa Ligi'ne tekabül eder günümüzde) Sevilla'yı elemişiz son 10 dakikada gelen 3 golle... Öyle ani, öyle sert bir etki oluşmuş ki, Eskişehirspor, karşısında dikilecek bir güç bulamadığından, adeta bir şimşek gibi görüntüsüyle, gürültüsünü yarıştırmış sahada...

Aradan yıllar geçerken istediğimiz gibi gitmemiş işler. Direksiyon başında uykuya dalan otobüs şoförü gibi çıkmışız yoldan, hem de içinde binlerce yolcusuyla! Şampiyonluk yolundan çıktığımız yetmezmiş gibi şarampole yuvarlanmışız bir de...

Yılar yılları kovalarken biz çakılıp kalmışız düştüğümüz çukurda. Çoğu bugün kulübü kapatmış, bir kısmı amatör kümede, bir kısmı alt liglerde orta sıralarda oynayan takımlara karşı 20 bin kişi tezahürat yapmışız Avrupa'da kupalara yürür gibi.. Gün gelmiş kapasitenin üzerinde taraftar almaktan ceza almış, bir nevi deliliğimizi tescillemişiz... O yıllarda Eskişehirspor forması giyen futbolcular hayatları boyunca belki hiç 1. Lig'de bir takımda oynamadı, ama o taraftar sayesinde 1. seviyede taraftar karşısında çıktı sahaya her biri...

2. Lig'e (!) çıkabilmek için final maçına gittik on binler olup... Ankara'daki tarihi Cebeci Stadı kapasitesini ilk defa dolu gördü yıkılma arefesinde...

Sonrasında, birden bire nasıl olduysa uyandık o derin uykudan. Yolumuzdan, hiç sapmak istemediğimiz hedefimizden çok uzaklaştığımızı gördük. Ancak, biz o uykudayken bile yolumuza devam ettik rüyalarımızda. Yıllarca ürküttüğümüz rakiplerimize biraz gırgır, çoğu zaman ciddi mesajlar yolladık bizi unutmasınlar diye... Unutmak istediler, geri dönmemizi istemediler... Ama döndük!


inönü'yü yaktık Süper Lig'e dönerken... Yıllar önce olduğu gibi İstanbul'dan başladı yine devrim!

Şimdi, yüzümüze soğuk su çarptık ve kendimize geldik... Artık geçmişten çıkardığımız dersler var. "Sürekli kazanan takımlar, kaybedince normalden daha büyük zarar görür" klişesi vardır mesela. Biz kaybetmeyi öğrendik; dibe vurmadan yükselemezsin derler, biz dibe vurduk ve yükselmeyi öğrendik sonrasında. Ya da hor görmemeyi öğrendik, zor duruma düşen rakiplerimizi, başarıya bir adım kala tökezleyen takımın taraftarlarını... Büyük konuşmamayı öğrendik; düşmeyiz, kaybetmeyiz gibi kelimeleri sildik kafamızdan, onun yerine "Düşsek de, yenilsek de büyük bir yumruk olarak yerimizi almaya devam edeceğiz" cümlesini kazıdık beyinlerimize...

Vaktidir artık... Önce istikrar, sonrasında başarı bekliyor bizi. Başarı dediysem öyle, ligi 2. bitirmek, Avrupa'da tur atlamak falan değil... Egale edilen başarılar ancak tebessüm oluşturur yüzlerde. Bunca senedir bekleyen binlerce Esesli, tebessüm değil gülmek, sevinç çığlıkları atmak ister artık haklı olarak!

Köşe Bucak

1.5.10

Tribün Ayrıntıda Gizlidir

Maç başlamadan saatler önce Bostancı'daydı yaklaşık 100 kadar Eskişehirspor taraftarı... Biraların sayısını bilmiyorum ama mekan sahibini bir haftalık tatile çıkaracak kadar çoktu, buna eminim! Maça 2 saat kala stada doğru hareket etmek gerekiyordu, kalkıp Bostancı Tren Garı'na geçildi ve banliyö beklerken besteler söylenmeye başladı... Karşımızdan gelen güvenlik görevlisi, gelecek trenin ilk vagonunu bize tahsis edeceğini söyleyerek bize jest yapmış gibi görünse de taraftarın görüntüsünden ve gürültüsünden çekinmişti...

Akabinde, tren içinde, hayatım boyunca almadığım keyiflerden birini yaşadım. Videolarına ulaşınca paylaşacağım. Bize rağmen vagonda kalmayı tercih edenler ellerinde telefonlar kameraya çekiyorlardı... Espana, Şinanari, ve diğer klişeleşmiş tüm bestelerin yanında resmiyete henüz yeni dökülen Milan kardeşliğine dair tezahüratlar...

Maçtaki oyunu ve detayları bi kenara bırakırsak, dakika 65'te yaşadığım onur bana her şeyden büyük haz ve gurur verdi... Skor 2-0 aleyhimizde ve kötü bir futbol varken tüm stada, bizi izleyen tüm rakiplerimizle alay eder gibi, son ses şinanari yaparken telefonuma o esnada Fenerbahçe tribünlerinden maçı izleyen bir arkadaşımdan mesaj geldi. Dokunmadan aktarıyorum : " İşte taraftar bu, helal olsun Kırmızı Şimşekler'e!" Bundan öte bir duygu yaşatamazdı kimse bana bugün... Evden hasta olduğum için sadece alkışla destek vermeyi düşünerek çıktığım maçta, tam da bu mesajdan sonra sesim kısılırcasına haykırdım : " Yenilsen de yensen de taraftarın seninle...."