eskişehirspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskişehirspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.12.12

Çocuklar inanın...

Korkuyorum sanırım. Sonucuna umutla baktığım her şey gibi bunun da tatsız biteceğinden korkuyorum. Ama yapamıyorum. Yine inanıyorum, yine umutlanıyorum, yine bekliyorum. Çocuksu bir hevesle yeni alınmış defterin ilk sayfasına bakar gibi umutla bakıyorum puan tablosuna her sezon başında. "Olacak!" diyorum, "bu defa olacak." Olmaması için sayısız neden zihnimde dolanırken aradan tiz bir ses "neden olmasın?" diyor ve ben sadece onu duyuyorum. Susturamıyorum o çocuğu. "Bak" diyor, "sadece biraz şanssızdık öncekilerde. Bu defa olmaması için neden yok aslında". Yine tüm saflığım ve inatçı yanımla sarılıyorum çocuğun söylediklerine.

Sus be çocuk, üzüleceksin yine. Sus...

Aslında susturmak istemiyorum o çocuğu. İnançla beklesin istiyorum tadını bilmediği o lezzeti. Eğer bir gün olursa "ben demiştim" diye gözleri dolu dolu baksın istiyorum etrafa. Kimsenin umursamadığı , dikkate almadığı o çocuk haklı çıksın istiyorum. Hayatında bir defa olsun nasıl bir his olduğunu bilmeden mırıldandığı o kelimelerin gerçekliğini doyasıya yaşasın istiyorum: "Şampiyonuz!" diye bağırsın. Sesi, kendi bile duyamayacağı kadar kısılsın. Ağlasın, şaşırsın, sevinsin ve boşluğa düşsün. Ne yapacağını bilemesin.

Hayatında ilk defa sabahlasın o çocuk. Uyumayı aklına getirmediği gibi ailesi de odasına, uykuya yollamasın. Sokağa çıksınlar; bir elinde annesi, diğer elinde babası olsun. Sonra "bayrak" desin, "bayrağı ver anne, babamın omuzlarına çıkıp sallamak istiyorum".  Aslında omuz için yaşı biraz geçkin olmasına rağmen babasının gönlü razı olamadığı için şehrin heyecanlı hareketlenmesini bir çocuğun ulaşabileceği en yüksek mutluluk noktasından izlesin: Babasının omuzlarından!

Olacak be çocuk. Sen yeter ki o tiz sesinle konuşmaya devam et,  yeter ki susma.

Henüz yaşın çok ufak. Büyüyecek ve göreceksin bak, bir gün mutlaka haklı çıkacaksın. O gün geldiğinde henüz kendi içindeki çocuğa sarılamadan oğlunu kucaklayıp sokaklara atacaksın kendini. Omuzlarına çıkmak isteyecek elini tutup seni çekiştiren oğlun, annesinden bayrağı kaparak. Kırmayacaksın. Yorulmadan saatlerce dolaşacaksınız adım adım, sokak sokak. O, şehri senin omuzlarından izlerken sen ona bakacaksın ve içindeki çocuğa sesleneceksin tok bir sesle: "Demek böyle bir duyguymuş."



Şampiyonluk çok uzak değil,
Yeter ki sen yürekten oyna Eskişehir...

15.10.12

Altın Ayaklar

Doğduğun ülkeyi, şehri, mahalleyi seçemezsin. Hatta akıl yaşın yetene kadar yaşamını dahi yönetemezsin. Yaşın yavaş yavaş ilerler, bir süre sonra çevrende olup bitenleri algılamaya başlar beynin. Gözlem yaparsın önce; neyi neden yaptığını sorgularsın insanların. İdrak ettikçe biraz taklit, biraz içgüdü derken hayatın içinde bulursun kendini. On sekiz yaşına geldiğinde ise, artık sen yasalar karşısında yetişkin bir bireysin ve fikirlerin değerlidir artık. En azından doğarken seçme şansın olmayan yerlerin kimler tarafından yönetileceğine karar verecek kadar değerlisin. Başlangıç için yeterli gelir bu güç sana. Zira, iki üç yıl öncesine kadar kapısının önünde top oynamandan rahatsız olan mahalle muhtarı birden bire seni gördüğü yerde hal - hatır sormaya başlar. Çünkü artık hedef kitlesi olmuşsundur!

Mahalle muhtarının hedef kitlesi tam da; kapısının önünde top oynayan, gündelik alış verişini bakkaldan yapan, köşedeki berberden tıraş olan o "dünkü çocuklar"dır. Çünkü en çok onlar sahip çıkar mahallesine hizmet etmiş ve etmeye hazır bir muhtara. Ayda yılda bir akraba ziyaretine gelen, işi gereği o mahallede gün boyu zaman geçirip akşam aşağı mahalledeki evine dönen insanlar değil.

Keza, belediyenin hedef kitlesi de bağlı bulunduğu coğrafyada yaşayan, oraya ait insanlar olmalıdır şüphesiz. Fakat, son günlerde Eskişehir Tepebaşı Belediye Başkanı Dt. Ahmet Ataç, bağlı bulunduğu belediyede, şehirde yaşayan insanlarının manevi açıdan rahatsız olduğu bir çalışma içine girdi: "Altın Ayaklar". Her ne kadar çıkış noktası oldukça iyi niyetli ve bir saygı duruşu niteliğinde olsa da, detayları doğru hesaplanmadan atılmış bir adım olduğu kanısında tüm şehir hemfikir. Vefa gösterdiği seçilmiş 50 futbolcunun ülke çapındaki sportif geçmişi tartışma götürmez elbette. Ancak, bu vefayı gösterecek kişi veya kurum yerel bir yönetim olmalı mıdır gerçekten? Ya da şöyle soralım; bir şehir belediyesi, sportif geçmişi olan kişiler için bir vefa organizasyonu yaparken kimleri, hangi kriterlere göre almalı listeye? 

Listede göze batan isimlerden bir çoğu tüm kariyerini İstanbul takımlarında futbolculuk yaparak geçirmiş insanlardan oluşuyor. Bahsi geçen futbolcular, forması altında oynadığı kulüp tarihinde değerli kişilerdir. Buna da şüphe yok. Ancak hiç biri Eskişehir'de yaşamamış, iş yapmamış; turistik geziler veya bünyesinde bulunduğu takımlarla deplasman maçlarına gelmek dışında Eskişehir ile uzaktan yakından alakalı olmamış kişiler. Peki, bu durumda nüfusunun ezici çoğunluğunun Eskişehirsporlu olduğu bir şehirde nasıl bir beklenti kurgulanmış ki bu çalışma gerçekleştirilmiş? Yalnızca Eskişehirspor tarihinden dahi 50 isim rahatlıkla çıkabilecekken, örneğin ülke futbol tarihinde Anadolu'dan ilk büyük başarıyı yakalamış Eskişehir Demirspor gibi bir takım yok sayılmışken nasıl bir düşünce yapısı yalnızca son on yılda bir İstanbul takımında profesyonel imza karşılığı futbol oynamak dışında ülkeye bir katkısı olmamış, akabinde olaylı bir şekilde kulübünden ve dahi ülkeden ayrılmış bir futbolcuya vefa gösteriyor? Ezcümle, bu işte bir yanlış var.

Eskişehir'de Eskişehirspor yalnızca bir kaç genç adamın değil, tüm semtlerin, tüm mahallelerin kanına işlemiş bir kültürdür. Maç günü evin balkonuna siyah kırmızı bayrak asan, maça giden oğlunun ardından radyodan maçı takip eden ve yenilgi sonrası teselli olur belki diye oğluna en sevdiği yemeği yapmaya koyulan annelerin takımıdır Eskişehirspor. Endüstrileşmiş futbol döngüsüne inat, yolda gördüğü futbolcuları isteksiz oyunundan dolayı eleştiren amcaların takımıdır Eskişehirspor. 

...ve kimsenin birbirine hangi takımı tuttuğunu sormadığı şehirdir Eskişehir.

Belediyecilik tarihinde hizmet eden kimseyi yüz üstü bırakmamış, illaki ödüllendirmiş bir şehirde ikinci defa belediye başkanlığı görevine gelmiş; ömrünün tamamına yakınını doğup büyüdüğü Eskişehirde geçirmiş Dt. Ahmet Ataç'ın bu projesi ne yazık ki, büyük bir talihsizlik. Projeyi gözden geçirmesi ve daha yerel bir hale getirmesi kendisi adına da ekip arkadaşları adına da doğru olacaktır. Zira Eskişehir popülizmin değil, değerlerinin peşinden gitmeyi kendine düstur edinmiş insanların yaşadığı bir şehirdir.






(Bahsi geçen organizasyonun detayları için tıklayın.) 

11.12.11

Geliyoruz... Zorunuza Gitmesin!


TRT 1'de yayınlanan Stadyum programının 11 Aralık 2011 tarihli anketindeki gerçek sonuçlar ve ekrana yansıyan sonuçlar yan yana.



"Basit bir anket" deyip geçmek mümkün elbette. Ama deve kuşu gibi kafamızı toprağa gömmekten öteye geçmez bu tavır. Zira, ülkenin istisnasız tüm spor medyası bu ve bunun gibi ufak detaylarla futbol taraftarlığının, dayatılmış malum üç takım çerçevesinde dönmesine imkan sağlıyor. Futbolun İstanbul dışına çıkmasından, pastadaki paylarının küçülmesinden öyle korkuyorlar ki, basit bir anketi dahi ekrana doğru yansıtmaya cesaret edemiyorlar. Henüz bir yıl geçmemiş TRT hakkında şu yazıyı yazalı. Aynı tas, aynı hamam. Bravo istikrarını bozmadan yürüyen TRT zihniyetine!

Tamam, sezonun henüz ortasındayız, realist olmakta fayda var ve fakat son yedi maçın altısını kazanmış, ligin motivasyon ve performans olarak en üst seviyesinde bulunan Eskişehirspor'a, şansla birlikte bir iki maç kazanarak çıkış yapan alelade bir takım muamelesi yapan küstah yorumculara tahammül etmemi beklemesin kimse benden. Farkındayım, sezon bittiğinde yayıncı kuruluşun cebine üç kuruş fazla para girsin diye uygulamaya koyulan play off sisteminizdeki çarklara çomak sokacağımızdan korkuyorsunuz. SOKACAĞIZ da zaten (çomak, yanlış anlaşılmasın).

Devlet kanalı deyince az biraz farklı beklerdik sizi. Fakat, aynısınız. Her ne kadar taraftarlığım
dolayısıyla mesafeli de dursam, rakibim olan Bursaspor'a yapılan terbiyesizliğin karşısında durmuştum her fırsatta. Çünkü, biliyorum ki Bursaspor'un halinden en iyi Eskişehirspor anlar. Çünkü biliyorum ki, bu hikayede ötekileştirilen takımların yanlı medyaya, yani size göre adı yok. Sizin "diğerleri" diyerek basite indirgediğiniz o takımların uğruna adanmış sayısız hayat var. Kulüplerin başarılarını geçtim, bari arada bir yalandan övdüğünüz bu taraftarlara saygınız olsun. Koskoca bir camia yıllarca bu günü beklemiş ve sonunda zafere ulaşmış. 47 yıl boyunca bu mutluluğu beklemiş bir taraftarın şampiyonluk sonrasındaki sabah ilk yapacağı iş piyasadaki tüm gazetelerden ikişer üçer almak olacaktır. Tek bir beklentiyle açar elindeki gazeteyi, o büyülü kelime ve ömrünü adadığı takımın adını yan yana görmek... Şimdi, yandaki şu gazetenin ilk sayfasına bakalım. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Tekrar söylüyorum, Bursaspor özelinde değil bu satırlar aslında. Ötekileştirilmeye çalışılan tüm camialar adına isyan ediyorum. Bu kadar mı korkuyorsunuz İstanbul kalenizin yıkılmasından? Aslında bir yandan da kutluyorum sizi, kurulduğu günden bugüne yıldızı bir türlü barışamamış onlarca Anadolu Kulübünü aynı cephede toplamayı başardınız. Alkışlar size gelsin!

Sözün özü, kim ne derse desin biz hep buradayız ve emin adımlarla yürüyoruz zafere doğru. Ütopik zamanlarında dahi dilimizden düşürmediğimiz ŞAMPİYONLUK türküsünü artık daha gür sesle söylüyoruz. Zorunuza gitmesin!

4.12.11

YORUMSUZ

Bazen sadece tek bir fotoğraf anlatır her şeyi, yıllardır dilinin ucunda olanı, bir türlü paylaşamadığın o duygu patlamasını. Bugün bir değil, iki fotoğraf anlattı içimdekileri! Öyle güzelsin ki Esesim...






*4 Aralık 2011 Bursaspor 0:1 Eskişehirspor

25.11.11

Ustalara Saygı Kuşağı



Fotoğraf karesinin ufacık bir noktasında gördüm onu. Hoş, görmesem de bu kare içinde baktığım her yerdeydi zaten. Ayhan Abi'yi bilen bilir. Şimdilerde Eskişehir'de emekliliğin tadını çıkaran, bugüne dek bir çok şehirde yaşamış, kelimenin tam anlamıyla cefakar Eskişehirspor taraftarı.. Ayhan Abi'nin bugün halen her maça boynunda getirdiği bir atkısı var. Tribünde artık emsali kalmamış olan bu atkının uzun yıllar el örmesi olduğuna inanmıştım. Ta ki bu fotoğrafa rastlayana kadar. Biraz araştırdıktan sonra öğrendim ki, Eskişehirspor tribünlerinin toplu olarak yaptırdığı ilk atkıymış bu.

Belki vardır hala evinin baş köşesinde saklayan, üşüdüğünde boynuna dolayıp çıkan dostları, ama ben Ayhan Abi'yle tanıdım bu atkıyı ve öyle de gidecek. Ne zaman tribünde görsem bir siyah bir kırmızı harflerle yazılı "ESKİŞEHİRSPOR"u, 100 metreden tanır, oraya doğru yönelir ve Ayhan Abi'yi bulurum ucunda. Dolayısıyla bu fotoğrafın benim için en büyük anlamıdır Ayderli Ayhan Abi...

Selam olsun tribün emekçilerine...

26.10.11

1 kuple mutluluk


Ligin ikinci haftası biterken 6 puan ve +5 averaj sahibi iki takımdan biriydik. Aynı durumdaki diğer takım -Bursaspor- 3. haftanın açılış maçını Beşiktaş'a karşı oynarken, bizi ilgilendiren bir durum ortaya çıktı. Olur da Bursaspor bu maçta yenilirse, averaj hesabına göre Eskişehirspor bir günlüğüne de olsa liderliğe çıkacaktı (severiz biz başkasının maçına bel bağlamayı.) Nitekim, dilediğimiz gibi sonuçlandı o maç (1-2) ve böylece 22 Eylül'ü 23'e bağlayan gece lider takımın taraftarı olarak, puan tablosuna bakarken uyuyakaldık. Mutlu, umutlu...

Sonrasında neler oldu, nasıl oldu anlayamadık. Henüz uyku sersemliğini atamamışken olaylar gelişti. Tehlike çanlarının çaldığı ama bizim duyamadığımız gün, oyun olarak her ne kadar üstün taraf olsak da Gençlerbirliği'ne 1 puan verdik evimizde ve 1 günlük liderliğimiz geride kalmış oldu hafta biterken. Devamı başlı başına kaos, keşmekeş..

Galatasaray, Trabzonspor, Orduspor, Manisaspor... 4 maç, 0 puan, yenilen 8 gole karşı atılan yalnız 1 gol!

Sahadaki oyundan bağımsız gerekçelerle de olsa "Yönetim İstifa" seslerinin oyuncularda yarattığı rehavet, gamsızlık, bize dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, ve daha bir sürü şey...

10. ayın 26. gününde Olimpiyat Stadyumu'nun boş tribünlerindeki tahmini 26 kişinin önünde, 10 kişilik Belediye'ye karşı 1 dakikalık galibiyet. Kötü gününe denk gelinmiş bir İbb karşısında yalnızca 1 dakikalık sevinç! Buna mutlu mu olmalıyız, bununla mı umutlanmalıyız şimdi biz?

Yazının varacağı bir sonuç yok; bir amacı, mesajı da yok. Yalnızca biraz rahatlamak istedim, dertleşmek istedim... Söylenecek o kadar çok şey birikti ki, hiç bir şey söyleyemez, konuşamaz hale geldim. Bir kuple olsun huzur istiyorum, mutlu olmak istiyorum, çok mu?!

Umutlandırıp utandıranlara selam olsun!




Hani soğuk havada oynanmış berbat bir maç sonrası eve gidince ılık bir duş alır, gevşemek istersin ya. Mayışıp oturursun öyle bir köşede, mümkünse kalorifer peteğine yakın bir minderde. İşte tam o anda yanında kırmızı şarap olsun ve fonda Semiha Yankı. Bugün iyi gider...

25.8.11

Balık Baştan Kokar


Şike, teşvik, adliye, play-off derken bir noktadan sonra kaynar suya alışan kurbağa gibi hissizleşmeye başladık skandallara karşı. Fakat aynı zamanda soğuduk da futboldan ve taraftarlıktan. Zira, neyin tarafı olduğumuzu algılayamaz, çözemez olduk bu süreçte. "Benim takımım, senin takımını döver" muhabbeti geride kaldı ve artık "benim sabrım seninkini döver" halini aldı. Dayanamayanlar alternatif sporlara yöneldi ve bana göre çok da güzel yaptı. Hatta, şeytan dürtmüyor değil, "bırak futbolu, gel babalar gibi curling takip edelim, vaktinde heveslenmiştin hani" diye. Neyse ki, şeytana uymadım ve sabretmeyi seçtim, her şeye rağmen!

Nihayet bize neyin taraftarı olduğumuzu hatırlatan gün geldi. Daha günün başında, "fikstür zerre umurumda değil" gibi cümlelerle kendimi ve etrafımdakileri kandırmayı denedim. Mamafih fayda etmedi. Hele ki, fikstürün ilk haftası belli olduktan sonra, çorap söküğü gibi geldi maçlar ve kalbe pompalanan kan oranı ufak da olsa bir yükseliş gösterdi.

Gelelim beni bu derece heyecana sevk eden yoğun maç programına...


Şu tabloya bakınca, ister istemez şaşkınlıkla mutluluk arası gidip geldim. Şaşkınlığım aslında maçlara değil, duyduğum heyecana oldu. Mutluluk da, sezonu kelimenin tam anlamıyla bir cümbüş eşliğinde açıyor oluşumuzdan. Öyle ki, futbol sezonunu giriş-gelişme-sonuç şeklinde değerlendirirsek, bizim için lig sonuç-giriş-gelişme gibi absürt bir tarzda gelişecek. Severim rutinden bağımsız yapılan her işi. Bu da öyle oldu, zorluk derecesi kıyaslandığında ilk 6 maç tam anlamıyla sonumuzu görmemizi sağlayacak türden. Sonraki dört maç, ligin başında olsa fena bir giriş olmazdı aslında. Ama, hedefler doğrultusunda yüzde yüz kazanmak zorunda olduğumuz maçlara lige fazlasıyla ısınmış halde girecek olmamız kısmen rahatlatıyor. Son yedi hafta, zaten gerçek anlamda ligin başladığı, son düzlük ve tam bu kıvamda rekabeti yaşayabileceğimiz rakipler, ak koyun, kara koyunun ortaya çıkacağı maçlar...


Fikstür itibariyle Eskişehirspor'un yolu kasım ayını görmeden belli olacak aşağı yukarı. Ya dışında kalacağız çemberin, yada çelik çomak oynayacağız çembere çomak sokarak!



3.7.11

Bugün kederliyim, kötüyüm bugün...



Masum bir aşkla giydiğim siyah kırmızı formamı çamura bulaştıranlar olmuş. Bugün öğrendim. Duyduğumda inanmak istemedim. Gidip dolabımı açtım, baş köşede duran en eski formama baktım hemen. Bıraktığım gibi duruyordu: Meşale yanıklarından oluşan delikleri, gol sevincinde kendini kaybeden -adını bilmediğim- bir amca tarafından çekildiği için sökülen dikişleri ve yine 90'da yediğimiz bir golün göz yaşları, görünmese de, üzerindeydi hala.

Bugün utanarak izlediğim haberlerde adı tatsız cümlelerde geçen takım, kim ne derse desin, benim aşık olduğum Eskişehirspor değil. Benim asıl aşık olduğum takım, hangi şehirde olduğunu bile hatırlayamadığım takımdan 7 gol yediğimiz yıllarda giydiğim; büyük şehirlerin küçük semtlerinde bulunan ve yalnızca bilmek zorunda olanların bildiği ara sokaklarda, stadyumun yerini sormak zorunda kaldığımız deplasmanlarda eskittiğim, şimdilerde dolabımda duran formayla bütünleşen Eskişehirspor. Dolaptaki o forma hala siyah ve hala kırmızı. Renkleri hala canlı, arması güzel. Üzerine sıçrayan çamur iz bırakacak, biliyorum ama hiç bir çamur, siyah ve kırmızının solmasına izin vermeyecek, bunu da biliyorum.

Çok maç kaybettik, küme düştük, fark yedik, vs... Ama tarihinin hiç bir döneminde bu kadar utanmamıştım bir Eskişehirspor taraftarı olarak. Bu lekede emeği geçen herkese tek tek saygılarımı(!) sunuyorum...


24.6.11

Düşündüm de...


Eskişehirspor ve Trabzonspor arasında hızına yetişilmesi mümkün olmayan sert bir münakaşa almış başını yürüyor ve düşündürüyor ister istemez. Kaderin kesiştirdiği kritik noktalarda kimi bizim, kimi onların lehine sonuçlandı, eyvallah. "Anadolu" bizimdir, sizindir rekabeti var eyvallah. Bizim 65-75 yılları arasında defalarca direkten dönen topumuzu 76-84 arasında onlar tamamladı, hem de altı defa, buna da eyvallah. Sevmeyelim birbirimizi, buna da diyecek sözüm yok, sebep ne olursa olsun anlarım...

Ama, anlamadığım, anlayamadığım şeyler var. Hangi ara bu kadar öfkeyle nefret eder olduk birbirimizden? Bir takımı sevmek diğerlerinden nefret etmeyi beraberinde mi getirir yoksa? Rengi farklı, coğrafyası farklı o takımlara sevdalılar arasında hiç mi sevilesi insan yoktur ki oturduğumuz yerden topuna birden söveriz ?

Düşündüm biraz, Trabzonspor'u tutan güzel insanları, yok mu acaba cidden diye. Biliyorum var. Hem de çok güzel insanlar var.

Benim Yenilsen De Yensen De sayesinde tanıdığım Balıkesir doğumlu ama Trabzonsporlu olmayı seçmiş dostum var mesela, Tanju. Trabzonspor'u tutmasına gerekçe olarak gösterdiği ruh ve onurlu duruşun bozulduğunu hissettiği zaman gözünden yaş gelecek kadar güzel bir insan... Dozer Cemil'in "ben Trabzonspor'un kaptanıyım, başka kaptanın arkasından, başka formayla sahaya çıkmam" deyişine vurulmuş. Tıpkı benim, Dozer Cemil'le aynı yıllarda tüm İstanbul takımları'nın peşinde koşmasına aldırmayarak, hatta akrabası olan taçsız kral Metin Oktay'ın ricasını kırmak pahasına, futbola başladığı Eskişehir'de veda eden Çengel Fethi'ye duyduğum derin sevgi gibi.

Ailesinden kalan trilyonluk köşkü çocuklar için "Oyuncak Müzesi" yapacak kadar temiz, hala büyüyünce Trabzonspor'da kaleci olacağına inanacak kadar çocuk bir Sunay Akın var. Volkan Konak var mesela, sevgiye doyumsuz gönül adamı. Cerrahpaşa'yı yada Hastane Önünde İncir Ağacı' nı ondan dinlerken hiç mi duygulanmadık... incir ağacı demişken, Mehmet Dalman isimli bir Trabzonspor taraftarı var, okuduğum, dinlediğim. 1996'da kaçan şampiyonluk sonrasında dayanamayıp bunalıma giren ve kendini İncir Ağacı'na asarak intihar eden. Yanında ufak bir not bulunmuş : "ölümümden kimse sorumlu değildir, dünyaya yine gelsem yine Trabzonsporlu olurdum" yazılı... Mehmet'in gittiği yer her neresiyse, orada yıllar sonra karşıladığı, öldüğü için üzüldüğü, gördüğü için sevindiği biri var: Kazım Koyuncu. Tam altı yıl önce bugün Karadeniz'in "Çernobil kanı" çayını son kez içmiş ve Mehmet'in, Dozer Cemil'in yanına gitmiş şair ceketli çocuk. İstanbul'un tüm davetkarlığına rağmen formasıyla çıkmış sahneye ve yalnızca bordo mavi çalmış gitarını...


Hatırladım, oralarda da varmış güzel insanlar, tebessüm etmemi sağlayan, eyvallah!


15.5.11

Doğa Kaya Gerçeği




Son zamanlarda Lig Tv maç sonunda istatistikleri verirken hangi futbolcunun kaç km koştuğuna bakıyorum özellikle. Çok şey anlatır çünkü. Tamam, pozisyonu gereği kısmen az koşması gerekenler olur elbette, ancak yine de istisnalar dışında tüm oyuncuların özverisini yansıtır bu tablo. Hırs, azim, istek gibi klişeleşmiş kelimelerin rakamsal yansımasıdır bir nevi.

Televizyondan izlediğim maçlarda rakamsal olarak teyit ettiğim, tribünden takip ettiğimde ise bizzat izleyip takdir ettiğim bir Doğa Kaya gerçeği var. Dinamik yapısı sayesinde sürekli oyunun içinde kalmaya gayret eden, forvetle birlikte hücuma çıkıp, hemen devamında defansla birlikte savunma yapan, en azından yeltenen, mücadele eden biri.


Herkes, iki sezon önceki Beşiktaş maçında Yusuf'tan aynı hücumda arka arkaya yediği çalımlarla dalga geçerken ben her yediği çalımdan sonra tekrar saldıran Doğa'yla gurur duydum.

"Bu ligin oyuncusu değil, kapasitesi yetersiz" diyenlere inat attığı tam saha deparları hayranlıkla izledim. Yaptığı hataların ardından kahretmek yerine, düştüğü saniye ayağa fırlayıp mücadelesine devam eden, bir nevi hacıyatmaz gibi direnen Doğa'ya saygı duydum.

Unutmak istediğimiz, ama her sezonunu, her maçını tek tek yaşadığımız için asla aklımızdan çıkaramadığımız, bitmesi için gün sayarken zamanın ağır aktığı o yıpratıcı yılların son demlerinden bugüne kadroda ite kaka, inatla yerini koruyan, sessizce formayı terleten ve bununla reklam yapmak yerine işini yapan Doğa'yı bizden hissettim.

Ankaraspor deplasmanında sakatlığı nedeniyle kadroda kendine yer bulamayınca "takım elbiseli abiler"in peşinden deri koltuklara gitmek yerine deplasman tribününe herhangi bir taraftar gibi bilet alıp sıraya geçerek girmeyi tercih eden, kapıda çantası aranırken "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye diklenmek yerine sessizce bekleyen ve ayakta maçı izleyen Doğa'ya hayranlık duydum.

Çok değil üç yıl önce, adı sanı belli olmayan dipsiz kuyunun sonundaki duvarı yıkan ve bize ışığı gösteren golü atan Doğa'yla aynı anda sesim kısıldı, yalnızca bir kaç metre ötesindeki tribünde!


Yıpranmış, yorulmuş ve kanını tazeleme ihtiyacı duymuş. Hal böyle olunca, Antalyaspor'dan gelen -samimi olduğuna inandığı- teklifi de kabul etmiş. Biraz üzüldüm, biraz mutlu oldum. Üzüldüm, zira genişleyen ve derinleşen kadroda hak ettiği saygınlığı, itibarı görememeye başlamıştı ve gitti. Mutlu oldum, çünkü ayrılırken transfer olan profesyonel bir futbolcu gibi değil de, okul değiştiren bir öğrenci gibi samimi veda etti takıma, taraftara, şehre...

Bugün ayrıldığı Eskişehir'e yarın başka formayla geldiğinde, tribünden adını haykırıp alkışlamak naçizane bir teşekkür, mütevazı bir vefa olacak. O güne dek, kendine dikkat et Doğa Kaya.





30.4.11

Paşa'ya Saygı Duruşu


Eskişehirspor'u şehir dışında tutmanın yansımalarından biri, sorulan birbirinden saçma sorular olmuştur hep.

-Eskişehirsporluyum
+Hadi ya... (kafası karıştı)

...bir süre sonra toparlar ve tekrar başlar,

+ Tamam onu anladım da, başka?
- Başka derken?
+ Hani üç büyüklerden?
- Üç büyük derken?
+ işte İstanbul takımlarından hangisini tutuyorsun diyorum?
- öyle desene baştan, İstanbul'dan Kasımpaşa'yı tutuyorum ben.
+ ?!?%&!? (hepten gitti)


Yukarıdaki diyalog sık sık rastladığımız ve artık bıkma evresine geldiğimiz türden. Kısır bir döngüden ibaretken, verilen son cevap sonrasında muhatabımın mavi ekran vermesine neden olmanın mutluluğu bambaşka oluyor.

Uzak bir şehirde yaşayınca insan memleketini özler elbette. Ben de özlüyorum, Eskişehir'i. Binalar arasına sıkışmış da olsa hala var olan sıcaklık ve huzuruyla kendini özleten bir şehrim var. Eskişehir'e yazın Almanya'dan izne gelen dayımın sabahın köründe simit fırınına gidip, çocuk gibi mutlu olmasını anlayamazdım önceleri. Şimdilerde ise ne zaman Eskişehir sokaklarında yürüsem gerçek anlamda bir aidiyet hissi yaşarım, ailemle biraz vakit geçirdikten sonra sokağa atarım kendimi. Plansız programsız kısa bir şehir turu yaparım. Doktorlar Caddesi'nde bisikletle gezen yaşlı amcaları, Porsuk kenarındaki çimlerde oturan sevgilileri, arkadaş gruplarını, birbirine "hacım" diye seslenenleri gördükçe terapi gibi gelir bana Eskişehir. Sonra, tanıdık mekanlara giderim rastgele. Mutlaka tanıdık bir yüze rastlar, oturur muhabbet ederim. Hava kararınca barlar sokağına geçeriz birlikte ve seans biter nihayetinde.

Kaçınılmaz son, İstanbul'a dönerim. Her defasında aklımın bir köşesi Eskişehir'de kalsa da, gittiğim yerde de sığınacağım bir liman olduğunu bilmek rahatlatır beni. Bir türlü bitmek bilmeyen okulumdan çıkıp eve giderken, gidemediğim bir maçta Eskişehirspor yenilmişse yada sadece canım sıkılmışsa düşünmeden atlar Kasımpaşa'ya giderim, yine plansız, yine programsız. Önce, aynı benim gibi alt liglerde, başarısı rivayetlerde saklıyken tarafını seçen gençlerin sıkça vakit geçirdiği Ziyafet Sokak'ta alırım soluğu. Bir binanın yan duvarında boydan boya duran dev Kasımpaşa armasından aldığı isimle "Arma Altı"nda... Misafirden öte, müdavim olmama rağmen ilgilerini eksik etmezler hiç bir zaman. Çay gelir anında, boş tabure yoksa yer verir yaşça küçükler. Öyledir Kasımpaşa'da, aralarında bir yaş dahi olsa saygıdan ödün vermezler. Sonra, turlarız semt içinde, tıpkı Eskişehir'de olduğu gibi burada da tanıdık simalar çıkar karşıma. Kasımpaşa'da da yaşlı amcalar bisiklet üzerinde dolaşır. Porsuk kenarında olmasam da Haliç teselli olur bana. Sonra hava kararır ve zamanın akış hızına inat, yavaş içeriz birayı köşedeki semt birahanesinde...


Kulüpler arası kardeşlikten öte, ikili dostluklar üzerine kurulmuş bir bağ...

ve küme düşen Kasımpaşa'ya saygı duruşu kaldığı yerden devam eder...

34. dakika yaklaşırken tüm tribünde uğultu başlar Eskişehir'de: "34'te Paşa, 34'te..."

son on saniyede geri sayım yapılır ve bitince, güçlü bir ses yankılanır Eskişehir sokaklarında:

..."Kasım....Paşa....Kasım...Paşa..."

9.4.11

Forma için, Arma için...

Geçen sezondu, puan tablosu adına o kadar önemi olmasa da, taraftarın maneviyatı için büyük önemi olan bir maçtı. 3-1 yenildik. Yenildik ama yenilirken attığımız gol sonrasında tribünde yerini alması resmi kurumlarca engellenmiş taraftara armayı öperek armağan etmişti. Adem Sarı'nın bu hareketi beni maçtan koparmıştı. Yenilmek kimin umurumda o saniyeden sonra...


Bu sezon iç sahada Sivasspor'la oynuyoruz. 1-1 girilmiş son dakikaya kadar. Serbest vuruş için kavga eden iki oyuncu, ısrarıyla topu kazanan Pele. Topun gerisinde duruşu ve öz güveniyle tribünde gol pozisyonu almamızı sağlamıştı. Nitekim inatçılığından golü çıkarmış ve maçı bitirmişti. Gol sevincini gözünden akan yaşlarla yaşamış ve yaşatmıştı. Hırsın, isteğin göstergesi, takımına olan bağlılığın sembolü o damlalar yüzümüzü iki kat güldürmüştü.


Yine bu sezon, hatta geçen hafta. Yine bizim için yasaklı o maç. Yine sessizliğimizle oradayız. Bu defa öne geçiyoruz Batuhan'ın attığı golle. Gol sevincinde yine formamız var. Batuhan'ın üzerinden çıkarıp yere koyduğu ve armanın, formanın önünde saygıyla eğildiği o fotoğraf. Maçın skoru yine önemsiz. Kaybedilen 2 puan "tüh"den öteye üzmüyor kimseyi.


Ve bugün, güçlü bir rakip önünde tam da öne geçmişken inanılmaz iki hata, geriye düşmüşüz. Hatayı affetmeyen hoca Diego'yu kenara almış. Hatasının farkında olan Diego hırsını tıpkı Pele'nin attığı gol sonrasında olduğu gibi bu defa kederden gözyaşıyla dışa vuruyor. Zorunluluk yüzünden televizyondan izlediğim maç benim için o görüntüde bitti. Aklım yedek kulübesindeydi çünkü.


Maçı birlikte izlediğim arkadaşım Diego'nun ağladığını görünce "Ne kadar duygusal oyuncularınız var böyle" dedi yarı şaka yarı ciddi.. Düşündüm biraz, hak verdim bu samimi yoruma ve sonra aklıma bir çırpıda bu ayrıntılar geldi. Kazanmışız kaybetmişiz kimin umurunda, bize bu hisleri yaşatan, gururlandıran oyuncular olduktan sonra...


Duygusal takımız vesselam...

14.2.11

Bursaspor Maçının Ardından

Sıcak mı soğuk mu belli olmayan bir pazar ikindisinde stadın yolunu tuttuk. Tek isteğimiz üç puandı...

Kadrolar açıklandı.Eskişehirspor'u tek farkla bilememiştim, o da Pele'nin oynamaması ve tek ön liberonun Alper Potuk olmasıydı. Bursaspor ise son haftaki maçlardan çok çok farklı bir kadroyla sahadaydı. Altidore ilk kez; Hüseyin, Ergic, Insua ise haftalar sonra ilk 11'deydi.

Maça hızlı başladık, art arda pozisyonlar yakaladık. Batuhan'ın az farkla kaçırdığı kafa topu, Sezer'in çataldan dönen frikiği, seken topta Tello'nun vurduğu kafa ve Ivankov'un topu harika çıkarması sadece birkaç örnek. Oyunun kontrolünü elimizde tutuyorduk. Ve böyle giderse her an öne geçebilirdik. Ancak Sezgin'in basit pas hatasında top ilk defa ayağına değen Ivan Ergic harika bir şutla topu kalemize gönderdi.

Bundan sonrası oldukça sıkıcıydı. Zira Bursaspor'un futbol oynamaya hiç niyeti yok gibiydi. Geriye yaslandılar, oyunu soğutmak için ellerinden geleni yaptılar. Hatta uzunca bir süre aut atışını bile Ömer Erdoğan kullandı, böylelikle vakit kazanmaya çalıştılar. Biz de delici hamleyi bir türlü yapamıyorduk. İlk yarı bitti. İkinci yarıda da aynı görüntü devam ediyordu. Tello'nun kafayla vurduğu top yine direkten döndü Derken 63. dakikada Bülent Uygun sazı eline aldı. 63. dakikada yorulan Tello'nun yerine Ümit Karan'ı, Ozan İpek tarafından defalarca geçilen Sezgin'in yerine de Serdar'ı aldı. Böylelikle Serdar bu sezon ikinci kez sağ bekte oynayacaktı.

Tam toparlandık derken Batuhan saçma sapan bir kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Her şeyin bittiğini düşünüyorduk, ancak bu sefer de bir penaltı kazandık ve durumu eşitledik. Bursaspor golden sonra futbol oynama niyeti göstermeye başladı. Fakat bir kişi fazla oynama avantajını fazla kullanamadılar ve Ozan İpek de kırmızı kart gördü. Maç bundan sonra tam bir heyecan fırtınasına dönüştü, top bir o kalede bir bu kaledeydi. Fakat iki takımın da kalecileri iyi performans gösterip takımlarına birer puan kazandırdılar.

Taraftarlar arasında fazla bir olay yaşanmadı, küfür dozunda kaldı. Bu da sevindirici bir gelişmeydi.

Oyunculara bakacak olursak:

Ivesa: Geçen seneki maç kazandıran performanslarından birini izledik. Özellikle son dakikalarda harika kurtarışlar yaptı. Hava toplarında da etkiliydi.

Sezgin: Çok kötüydü. Vederson (Keçeli) ve Ozan İpek'i durduramadı. Üstüne üstlük Ergic'e de harika bir asist yapınca taraftarı çileden çıkardı.

Volkan: Sezgin'in aksine kanadını ataklara kapadı. Zaman zaman stoperlerin kademesine de girdi. Hücuma katkı da yaptı. E daha ne olsun?

Diego: Bildiğimiz gibiydi. Oyunun her yönünde o vardı. Top çaldı, pas dağıttı, ara pası attı, adam geçerek hücuma çıktı, hatta bir ara pres bile yaparken gördük kendisini. Nazar değmesin.

Nadarevic: O da bildiğimiz gibiydi. Hata yapmadı. Yüreğini sahaya koyduğu her halinden belli oluyordu.

Alper Potuk: Maçın tartışmasız yıldızıydı. Tek ön libero olmasına rağmen 90 dakika dinç kaldı, üstelik çarşamba günü ümit milli maçta forma giymişti. Son dakikalarda Ümit Karan'a verdiği pas asiste dönüşseydi veya kendi vurduğu top kaleyi tutsaydı bugün her yerde o konuşulurdu.

Burhan Eşer: Kayıpları oynadı. Hatta bir arkadaşımız (iyi Eskişehirsporludur) 50. dakikada "Burhan kimin yerine girdi ki?" diye sordu ister istemez.

Erkan Zengin: Çok iyi top taşıyor, çok iyi çalım atıyor. Bunlara eyvallah. Ancak artık kafasını kaldırıp pas ve şut da atması lazım. Topu eziyor. Herkesi çalımlayarak gol atamazsınız.


Sezer Öztürk: O varken Eskişehirspor daha farklı. Geri gelip top alması, iyi pas dağıtması, her zaman kaleyi düşünebilmesi güzeldi. Uzak mesafeden vurduğu ve çataldan dönen frikiği muazzamdı. Penaltı vuruşunda da Ümit Karan dahil bütün oyuncuların topu ona bırakması ve onun da kendinden emin bir şekilde topun başına gelmesi bu takımın liderinin kim olduğunu açıkça gösterdi.

Tello: İyi niyetliydi, ancak fazla etkili değildi. Daha iyi bir Tello bekliyoruz.

Batuhan Karadeniz: Kendisini savunan son insanları da kaybettiğini düşünüyorum. Hadi gol atamadı, hadi beceriksizliğine denk geldi, e hadi hırçın-inatçı da. Kırmızı kart görmek neyin nesi? Böyle bir maçta, mağlupken üstelik. Kendini affettirmesi için cezası biter bitmez gollerle geri dönmesi gerekiyor, yoksa sezon sonunda burada kalabileceğini sanmıyorum.


Serdar: Maçı değiştiren adam oldu. Girdiği ilk dakikada yardımcı hakemi devirdi, sonra Ozan İpek'e ilk sarı kartını göstertti, penaltı kazandı. Hakikaten buldozer.

Ümit Karan: Nou Camp'ta, Anfield Road'da goller atan bir adamın böyle goller kaçırması insanı deli ediyor. Üstelik rakip savunmayı hiç tehdit etmiyor. Sadece gereksiz koşuları var. Hepsi bu.

Doğa: Sahada fazla kalmadı, bir yorum yapmak yanlış olur.

12.2.11

Bursaspor Maçı Öncesi

(Yoğun gündem dolayısıyla geciktirdik, özür dileriz.)
Yarın saat 16:00'da, Eskişehir Atatürk Stadı'nda çok önemli bir maçımız var. Rakip; son şampiyon Bursaspor. Ligin ikinci yarısına çok iyi başladılar, 3 maçta 7 puan kazandılar. Trabzonspor'un puan kayıpları sayesinde liderliğe ortak oldular.

İki takımda da sakat ve cezalı oyuncu yok. Bu Bursaspor için o kadar da önemli değil, çünkü öyle bir kadroları var ki sağ bek dışında her pozisyon için en az bir alternatifleri var. Biz ise devre arasında gönderilen oyuncular yüzünden 14-15 kişilik dar bir kadroyla oynamak durumunda kaldık.

Bursaspor çok iyi futbol oynamasa da iki konuda çok iyiler: Soğukkanlılık ve özgüven. Karşı takım istediği kadar kapansın, ya da istediği kadar saldırsın. Bursaspor her zaman soğukkanlı, her zaman oyunu iyi okuyor ve her zaman kontrollü. Devre arasında yapılan Kenny Miller ve Altidore transferleri de ikinci şampiyonluğa inandıklarının en önemli göstergesi.

Bursaspor son haftalardaki maçlara Ivankov-Ali T.-Ömer - Stepanov - Vederson - Svensson - Bekir Ozan- Ozan İpek - Sercan - Batalla - Miller ilk 11 ile başlasa da Sercan'ın yerine Volkan Şen başlar diye düşünüyorum. Sercan Yıldırım'ın sağ açıkta da en az santraforda olduğu kadar etkisiz olduğunu eminim Ertuğrul Sağlam da görüyordur. En dikkatli olmamız gereken noktalar Bursaspor'un yakalayacağı kontraataklar ve duran toplar. Vederson'un uzaktan şutları, Ömer Erdoğan'ın önlenemez hava hakimiyeti, Volkan Şen ve Ozan İpek'in olağanüstü hızları bu konuda neden dikkatli olmamız gerektiğini net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bizim iyi yaptığımız şeyler de var tabii. Biz de duran toplarda oldukça iyiyiz, son 4 golümüzün 3'ü frikik organizasyonları sayesinde geldi. Ayrıca Fenerbahçe ve Galatasaray deplasmanlarındaki dağınık görüntüyü saymazsak iyi bir savunmamız var. Orta sahada fiziksel olarak zayıf gözüksek de teknik olarak üstünüz. Biz de yandaki Ivesa-Sezgin-Safet-Diego-Volkan-Pele-Alper-Sezer-Erkan-Burhan-Batuhan ilk 11 ile sahada oluruz diye düşünüyorum.

30-50-100 TL'lik bilet fiyatlarına rağmen tribünlerin dolu olacağını, Bursaspor taraftarının da 650 kişilik deplasman barakamızda yerini alacağını düşünüyorum. Umarım tribünler arası gerginlik yaşanmaz diyeceğim ama olmayacak duaya amin demenin de bir mantığı yok. Yine de alttaki tabloyu hasretle andığımı belirtmek isterim.

İşimiz zor, Bursaspor bir adım önde, ancak Eskişehir Atatürk Stadı'nda ES-ES'ten başka takım favori gösterilemez. (Şimdilik) İBB ve Galatasaray'ın puan kaybettiği bu haftada galip gelmeliyiz.

11.2.11

Son 15 Günde Olan Biten


Son iki hafta Türk spor medyasınının gündemi epey yoğundu. Aziz Yıldırım’ın geleneksel hakem soyunma odasını basma şenliklerinin 11. yıldönümü yurt ve dünyada şenliklerle kutlanırken Adnan Polat “Ligin birinci ve ikincileri her sene birileri tarafından önceden belirleniyor.” diyerek 17 şampiyonluğu olan bir takımın başkanı olarak yapabileceği en trajikomik açıklamayı yapıyordu. Beşiktaş cephesi de Fırat Aydınus’a tepkiliydi, sebebi İstanbul Büyükşehir Belediyespor deplasmanında Mehmet Aurelio’ya gösterdiği kırmızı karttı, tabi bir de hangi kararlar olduğunu bilemediğimiz “adaletsiz kararlar.”

Pazartesi günü oynanan Eskişehirspor-Konyaspor maçını izleyemeyen taraftarları ise "kısa" bir sürpriz bekliyordu. Bu kısa sürpriz hepimizin vergilerini alan devlet televizyonumuz TRT'den gelmişti. Maçın bitiminden bir buçuk saat sonra yayına giren "1'e 1 Futbol" programında bu maçın özetinin gösterileceği söyleniyordu, ancak özet toplam 56 saniyeydi. Özet bittikten sonra da "Sıkıcı bir maçtı." gibilerinden iki-üç cümleyle konuyu kapatan Sergen Yalçın-Ersin Düzen ikilisi yine İstanbul takımlarını konuşmaya başladılar.
Hafta içi Gaziantepspor’a deplasmanda 3-2 yenilen Galatasaray’da Hagi’yi gönderme senaryoları yazılmaya başlıyordu bile. Beşiktaş’ta ise Serdar Adalı “Hakemi tehdit etmemiz gerekiyorsa alasını yaparız.” kabilinden açıklamalar yapıyordu. İkinci yarı başladığından bu yana galibiyetle tanışamayıp bütün avantajını yitiren Trabzonspor ise bahsi geçen diğer takımların aksine sükunetini ve soğuk kanlılığını koruyordu.


Hafta sonu oynanan Beşiktaş-Karabükspor maçından sonra eleştiri okları bu sefer Mustafa Kamil Abitoğlu’na yöneltildi. Spor programlarının her birinde en az yarımşar saat Almeida’nın vurduğu, çizgiyi geçen fakat gol sayılmayan top konuşuldu. Yorumcular çok şaşırmıştı. Böyle bariz bir hata nasıl yapılabilirdi? Anlaşılan bu güzide yorumcular Haziran 2010’da Dünya Kupası’nı seyretmek yerine karpuz yiyorlarmış. Almanya-İngiltere maçını ne çabuk unutmuşlar. Dünyanın her yerinde sıkça olan, hatta Fifa’nın bunun için önlemler almaya çalıştığı bir olaydan söz ediyoruz sonuç olarak. Ve şu 5 hakemli sisteme geçilmediği sürece de bu hataların önü alınmayacak gibi duruyor.


Hatta, tesadüfe bakın, 2008 yılının soğuk bir Ekim akşamında bu olayın hemen hemen aynısı yaşandı. Bu pozisyon Türk spor medyasının sadece “Evet ya, içerde, tüh.” şeklindeki yorumları ile geçiştiriliyordu. 10 kişi kalıp yedek kalecisiyle oyuna devam etmek zorunda kalırken bir de penaltıdan gol yediği halde maçı 2-2 bitiren Eskişehirspor’un esamesi bile okunmazken Aragones ve Fenerbahçe’nin ne kadar kötü olduğundan bahsediliyordu.
Beşiktaş-Karabükspor maçından devam edelim. Hakeme ateş püsküren Beşiktaşlı yazar ve yorumcular İbrahim Toraman’ın aşağıdaki hareketine değinmediler bile. Halbuki Guti’ye Quaresma’ya böyle bir hareket yapılsa “Yıldız futbolcuların korunması lazım.” derlerdi, ki sezon boyunca da bunu söylediler. Ben de bu görüşe katılıyorum, Emenike’yi yıldız olarak görmüyorlarsa da kendilerine acil şifalar diliyorum.


Gelelim bu pazar oynanan Galatasaray-Eskişehirspor maçına. Pek çok sinir bozucu ayrıntı var. Mesela Batuhan’ın attığı, ofsayt gerekçesiyle verilmeyen golden hiçbir programda bahsedilmedi. Ya da maç boyu bir saniye bile gösterilmeyen 2600 Eskişehirspor taraftarı bir kişinin attığı iddia edilen (ve hala doğrulanamayan) cam şişe yüzünden ana haber bültenlerine konu oldu. Adnan Polat yine açıklama yapıp, hepimizi zan altında bıraktı. Sonra “Şişeyi atanlar tespit edildi.” şeklinde bir video basına servis edildi. Bütün internet siteleri bu görüntüleri yayınladı, ancak atılan bir nesne ve dolayısıyla onu atan adamı hiçbirimiz göremiyorduk. Son teknolojinin kullanıldığı ve UEFA’nın 5 yıldız verdiği bu stadyumda nasıl böyle bir şey olabilirdi ki?
Olayın bir de Lig Tv cephesi var tabii. Bakın kıymetli spiker arkadaşımız(Ertunç Öner) attığımız golden sonra nasıl tepki veriyor: http://www.youtube.com/watch?v=B4Pi2jpiExk(Ağladı ağlayacak derler ya, aynen öyle. )
Maçtan sonraki spor programlarında yüzler gülüyordu. Herkes Galatasaray’ın sonunda beklenen patlamayı yaptığı konusunda hemfikirdi. Hakem çok iyi maç yönetmişti. Eskişehirspor cephesinde ise tek önemli gelişme tabi ki Ümit Karan’ın frikikten gol atması, attığı golden sonra da sevinmemesiydi. Bu ne kadar erdemli bir davranıştı!



Karikatür: Umut Sarıkaya
İki gün evvel Trabzon’da Türkiye ile Güney Kore arasında oynanan dostluk maçında milli takımımızın kaptanı Emre Belözoğlu kırmızı kart görmeyi başararak hiçbirimizi şaşırtmıyordu. Milli Takım Teknik Ekibinin La Liga'daki tek Türk Milli oyuncu Mehmet Topal'ı aday kadroya bile çağırmazken, Nuri Şahin gibi bir yeteneği bile son 3-4 maçtır takıma entegre etmeye çalışırken; saha içi-dışı her hareketi buram buram ofsayt kokan bu adamı her milli maçta banko oynatıp bir de kaptan yapmasının şaşırtmadığı gibi.
İşte böyle bir iki hafta geçirdik. Kimse kusura bakmasın, Bizans denilince de kızılıyor ama, yukarıdaki örnekler bunlardan sadece birkaç tanesi. Bunlar çoğaltılabilir. Ve emin olun ki çoğalacak da. Evet, Türk futbolunun pek çok problemi var, ancak bunların belki de en büyüklerinden biri taraflı medya. Ve maalesef senelerdir çözülmeyen bu problem giderek büyüyor. Biz bile rengi ve tarafı belli olan amatör bir blog sayfası olarak hiçbir takımı ve taraftarı yok sayamazken, sözde profesyonellerin bu tarz hareketler yapması ise insanı kara kara düşündürüyor.

9.2.11

Olağan Şüpheliler


Batuhan 10 yaşında, Galatasaray Taraftarı minik bir kardeşimiz. Pazar günü oynanan maçta başına isabet eden bir gazoz şişesi nedeniyle kafatası kırılmış ve beyin kanaması geçirme riskiyle müşahede altında tutuluyor. Olay gecesi Batuhan'ın yanında yalnızca Eskişehirspor taraftarı varken, ertesi gün amcasının haklı serzenişini televizyonda gören tüm takım elbiseli, popülizmin hastası abiler akın etti hastaneye, ellerinde türlü hediyelerle. Ama benim takıldığım asıl olay sonuç değil, nedenler...

Bu olaydan yaklaşık bir ay önce açılışı yapıldı Türk Telekom Arena'nın. Avrupa'nın en iyi bilmem kaçıncı stadyumu olmasıyla övünüldü. Uefa ve Fifa kriterlerine uyması dile getirildi her fırsatta. Buraya kadar eyvallah. Ama unutulan bir gerçek var: Burası Türkiye.

Stadyumun ilk planlarında misafir takım tribünleri 419,420,217 ve 117 bloklarında düşünülmüş olsa da, iki tarafındaki Galatasaray taraftarıyla sıkıntı yaşamaması adına, yani güvenlik (!) gerekçesiyle alt kata tekabül eden 217 ve 117 blokları yerine üst katta her iki taraftaki bloklara genişletilerek 418-421 sırasına konuşlandırılmış.


Galatasaray gibi taraftar gücü yüksek bir takımın taraftarları elbette stadı dolduracaktı, buna şüphe yok. Eh, düşününce Eskişehirspor taraftarları da gittiği her deplasmanda kapasiteyi sonuna kadar kullanır, hatta genellikle de dışarıda kalanlar olur. Bunu da bilmeyen yoktur. Peki, bu bahsi geçen, sonradan değiştirilerek deplasman tribününe eklenen iki bloktan, zan altında bırakılan 421 numaralı blok ile, hemen altında kalan ve Galatasaray taraftarlarına ayrılmış olan 218 ve 118 numaralı bloklar arasında neden bir güvenlik ağı çekilmemişti? Kriterler demesin kimse bana, bu düpedüz güvenlik zaafıdır. Galatasaray Spor Kulübü tarafından ihmal edilmiş bir güvenlik çemberi nedeniyle Eskişehirspor taraftarları zanlı muamelesi görmekte günlerdir.


Şimdi de, herkesin dikkatinden kaçmış, daha doğrusu yanlı medya sayesinde dikkatlerden uzak tutulmuş bir diğer gerçeği konuşalım. Türk Telekom Arena'nın alt ve üst blokları arasında aralıksız olarak 157 loca yer almakta. Fahiş fiyatlarla stadyum henüz inşaat halindeyken satışı tamamlanan ve Galatasaray Kulübü'ne küçümsenmeyecek meblağlar kazandıran localar... Bu localarda sunulan hizmet gerçekten çok yüksek. Misal, deplasman tribününde ancak plastik bardaklarda alabileceğiniz su, ayran, meşrubat gibi hizmetleri, bu 157 locadan metal kutularında, cam şişelerinde temin etmeniz mümkün. Tıpkı, Batuhan'ın başına isabet eden gazoz şişesi gibi...!

Hayatında herhangi bir ilde, herhangi bir deplasman tribününe gitmiş olanlar iyi bilir ki, girişlerde inanılmaz sıkı aramalara tabi tutulursunuz. Hatta kimi stadyumlarda ayakkabılar dahi çıkartılıp güvenlik görevlilerine gösterilir. Hal böyleyken, bahsi geçen cam şişeyi deplasman tribününde tedarik etmek sanıldığı kadar kolay değil.

Kabul, maç içinde Galatasaray tribünlerinden gelen sözlü sataşmalara Eskişehirspor tribünlerinden plastik bardaklarla karşılık verildi. Ama ötesi olmadı. Her ne kadar bu hareket de başlı başına hata teşkil etse de, kafatası kırmayacağı bilinir. Kaldı ki, Batuhan kardeşimizin başına gelen maddenin cam olduğunun duyurusu yapılmıştı.

Şimdi verileri toparlarsak, iki komplo teorisi çıkıyor ortaya. Birincisi, herkesin üzerinde durduğu, Galatasaray Yönetimi'nin de görüntülerin elinde olduğunu söylediği teori: Eskişehirspor taraftarlarınca atılan şişenin Batuhan'a denk gelmiş ve yaralamış olması. İkinci teori ise herkesin göz ardı ettiği ama aslında parçaları birleştirince hiç de olasılık dışı durmayan teori: En ucuzu yıllık 40 bin TL karşılığında kiralanan localarda kolaylıkla temin edilen gazoz şişesinin, atılan sulara karşılık maksadıyla yukarı fırlatılması ve yetişmediği için sekerek Batuhan'a isabet etmesiyle yaralanmış olması. Olayın golden kısa süre sonra olması ise bu teoriyi destekler nitelikte, zira yurdum insanı sportif alanda yakalanan başarı sonrasında sıktığı kurşunlar yüzünden kaç masumun canına kastetti bugüne dek. Teorinin devamında şöyle de bir düşünce var, Galatasaray'ı bir spor kulübünden ticari bir şirkete dönüştürmeyi hedeflemiş işadamı Adnan Polat 3 yıllığına 120 bin tl kâr elde edeceği bir müşterisinden olmak yerine kolaya kaçıp deplasman tribününden birilerini hedef tahtası olarak kullanmayı tercih eder. Başbakan'a yalakalık yapmak için kendi taraftarına acımadan hakaretler yağdıran bir başkan düşünüldüğünde pek düşük bir olasılık değil.

Ortaya atılan her iki teorinin de kendince doğruluk payı var. Failler bulunana yada deşifre edilene dek bilinmezliğini sürdürecektir bu olay. Ama, olağan şüphelilerin arasında ihmal edilmiş bir masum var. Adı Batuhan, 10 yaşında. Tek suçu, amcasının karne hediyesi olarak aldığı biletle tuttuğu takımın maçını yakından izlemek istemesi. Dua edelim de Batuhan'ın durumu iyiye gitsin ve sağlığına kavuşsun. Gerisi cidden teferruat...



Özel not: Siyahına Kırmızına Ekibi olarak; olay yaşandığından bugüne dek Eskişehirspor taraftarı hakkında olumsuz ön yargılar yerine, ilgi ve alakadan duyduğu memnuniyeti dile getirdiği için Batuhan'ın ailesine özel teşekkürlerimizi ve geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

4.2.11

Esaretin Bedeli


Tamam, taraftarız biz çekeriz cefa diye tezahüratlar yapıyoruz, söylüyoruz ama illa cefa istiyoruz diye de ısrar ettiğimizi hatırlamıyorum. Sanırım bizi yanlış anlayanlar olmuş ki, birazdan sıralayacağım sıkıntıları yaşayacağız pazar günü hep beraber...


Sezonun başlarında ciddi anlamda dibi görmüş, sonrasında kan değişikliğiyle birlikte altıncı sıraya kadar çıkmış bir takım var: Eskişehirspor. Zaten, deplasmanlara kalabalık gitmesiyle bilinen taraftarların işler de iyi giderken 2600 kişilik yer ayrılan bir İstanbul maçını kaçıracağını sanmıyorum. Dolayısıyla yaklaşık 1500 kadarı münferit olmak üzere 2500 kişilik bir kitle İstanbul'da olacak pazar günü. Gelelim sıkıntılara.

Türk Telekom Arena'daki inşaatın bir kısmı halen bitmediği için Galatasaray taraftarı ve Misafir takım taraftarları aynı girişi kullanıyor. Dolayısıyla güvenliği sağlamak zorlaşıyor. Bu nedenle İl Güvenlik Kurulu'nda alınan karar doğrultusunda deplasman taraftarının bulunduğu tribüne girişin sağlandığı kapı -net olmamakla beraber- 17:00 itibariyle kapanacak. Maç bitiminde de, zaten rutin prosedür olan misafir takımı bekletme uygulamasının abartılıp gece yarısına kadar bekletilmesi şeklinde söylentiler var. Zira, 2 hafta önce oynanan Sivasspor maçından sonra Sivaslı taraftarlar ancak gece 01:00 itibariyle terk edebilmiş ancak stadyumu.

Şimdiii, ufak bir matematik hesabıyla ortaya çıkan sonuç, yaklaşık olarak 8 saat, hadi iyi ihtimalle 6 saat kadar TT Arena'da mahsur kalmamız anlamını taşıyor. Tamam, maça giden taraftar, hele ki deplasmana giden taraftar birkaç saatini statta geçirmeyi göze alıp gider. Ancak, 6-7 saatlik bir zaman diliminde, hele ki tribünde tezahüratlara katılmış, efor sarf etmiş birinin temel gıdalara ihtiyacı olacaktır, kaçınılmaz olarak. Yemek yemeden dirense dahi susayacaktır en basitinden. Tam bu noktada, zaten çok defa tartışılmış olan TT Arena'daki büfelerin fiyat listesine bir göz atalım: Hamburger 12TL, Sandviç 16TL (içinde ne varsa artık), Kola 8TL, Sosisli 10TL ve 16TL olarak iki fiyatta, ve en temel ihtiyaç olan suyun 250ml'si 2TL! Evet hani bakkaldan 50 kuruş karşılığı aldığımız yarım litre suya oranla tam 8 kat pahalı. Tamam, ülkenin an itibariyle en modern, en gelişmiş stadyumu, fakat sudan bahsediyoruz, hani şu hepimizin günde 2 litre tüketmesi gereken su.

Şimdi toparlarsak; 6 saat boyunca üşüyen, susayan, acıkan ve fakat parası kısıtlı olduğu için ya hiç su dahi içemeyen, ya da bir bardak su içebilen bir taraftar, duruma göre maç içinde gelişen olayların da katacağı muhtemel bir üzüntü halini dışa nasıl vurur, cidden kestiremiyorum. Hele ki, iyimser bir şekilde 6 saat dediğim süre uzamaya başlarsa...


Bu yazıyı felaket tellallığı olarak görenler olacaktır muhakkak. Ancak, realist bir bakış açısıyla irdelersek olayı, zaten topluluk halinde hareket etmenin getirdiği bir öz güveni de hesaba katıp istenmeyen olaylar görmeye hazırlıklı olmalıyız. En önemlisi de, bu varsayımdaki olayların sorumlularını ararken yalnızca (at gözlükleriyle) esaret altına alınmış kitleye değil, 2600 taraftarı açlıkla imtihan etmekten utanç duymayan; görkemli stadyumuyla övünmekten başını kaldırıp da el atamadığı, ısrarla yaptırmayı ertelediği giriş çıkış kapılarını düzenlemek yerine kestirme çözümlere kaçan Galatasaray Spor Kulübü'ne de bakmalarını tavsiye ediyorum.

Maça bir günden fazla süre varken yazdığım bu yazıdaki karamsar tabloyu yaşamamak en büyük dileğim olsa da, sonrasında bizi kimse uyarmadı demeyin diye ben kuyuya taşı atan deli olmayı kabullendim...

1.2.11

1-0 Oldu, Bizim Oldu




Ankara'dan mutlu ve umutlu ayrılan taraftar 9 gün sonra takımıyla yeniden buluşuyordu. Bu sefer sahamızda Konyaspor'u ağırlıyorduk. Kimse galibiyet dışında bir şey düşünmüyordu. Hatta taraftar forumundaki tahmin yarışmasında bile sadece 1 kişi mağlup olacağımızı, 12 kişi berabere kalacağımızı düşünüyordu. Kendimize bu kadar güvendiğimiz bir maç daha hatırlamıyorum. Aslında iç sahada herkesi dize getirebilen bir Eskişehirspor ile deplasmanda sadece bir galibiyeti bulunan Konyaspor karşılaşıyordu, normal olan galibiyeti düşünmekti ama senelerdir en olmadık maçları kaybetmeye öyle alışmıştık ki pozitif düşünmek bile anormal gelebiliyordu.

Normalde kapalı tribünde maç izlerim, ancak bu sefer tribün bir saat öncesinden dolmuş. Ben de mecburen açık tribüne gittim. Kar yağmaya başladı. Açık tribünün tecrübeli taraftarları birbirlerine kaç kat giyindiklerini, içliklerini, çoraplarını anlatıyorlardı. Soğuk havaya önlem alınabiliyordu belki ama ıslandıktan sonra insanın ayak damarlarını donduran o beton zemin bizi gerçekten zorluyordu.

Açık tribün soğuk havaya ve kara rağmen normal doluluğuna ulaşmıştı. Kapalı tribün tıklım tıklım doluydu. Maçın pazartesi günü oynanmasına ve buz gibi havaya rağmen 80-90 kadar Konyasporlu da takımını yalnız bırakmamıştı. İlk yarıdaki maçta bizi çok iyi ağırlayan ve birlikte centilmen görüntüler sergilediğimiz Konyaspor taraftarını "Hoşgeldiniz" diyerek karşıladık. Onlar da bizleri alkışladılar. Ancak ilk yarının sonunda saha kenarında daracık kıyafetler giyip zar zor yürüyen ve bu soğukta yevmiyesini kazanmaya çalışan Twigy ve Eses Bonus Maskotlarına kar topu atılmasıyla, zaten her zaman barut gibi olan açık tribünün sağ tarafı hareketlendi. Küfürleşmeler, sataşmalar yaşandı. Yine de çok fazla bir olay olmadan maç bitti. Ben bu yazıyı yazarken onlar da otobüslerinde efkarlı besteler mırıldanıp düşmeme hesapları yapıyorlardır.

Gelelim maçın teknik analizine. Ivesa-Sezgin-Diego-Safet-Volkan-Pele-Alper-Burhan-Sezer-Tello-Ümit ilk 11'i ile sahadaydık. Geçen haftadan farklı üç isim vardı yani. Pele yine ön liberoda tek başınaydı, Alper onun biraz önünde orta sahanın ortasındaydı. Tello sağ, Burhan sol açık oynarken Sezer de Ümit'in arkasında yer alıyordu. Geçen haftaya göre biraz daha statik bir orta sahamız vardı diyebilirim.

Maçın ilk 10 dakikasında neye uğradığımı şaşırdım. Konyaspor bizim bölgemizde inanılmaz bir baskı oluşturmuştu. Hakan'ın yazısında da belirttiği gibi bunu bekliyorduk, ama kendi adıma ben bu kadarını tahmin etmiyordum. Bu süre zarfında Konyaspor birkaç pozisyon girişiminde de bulundu ancak başta Diego olmak üzere defansın yerinde müdahaleleri ile bu tehlikeler fazla büyüyemedi. Daha sonra üzerimizdeki baskı azaldı ve topu oyuna daha iyi sokmaya başladık. Sezer, Ümit, Burhan ile pozisyonlara girdik ancak son vuruşlarda beceriksizdik. İlk yarının ortalarında oyunun kontrolü artık tamamen bizdeydi. Kanatlardan güzel bindirmeler, ortadan güzel verkaçlarla kaleye ilerlemeye çalışıyor, zaman zaman başarılı olsak da çoğu kez Konyaspor'un faulleri veya pas hataları-top kayıpları yüzünden başarılı olamıyorduk.

İkinci yarı takım durağanlaşmıştı. Tabi bunda soğuk hava, ıslak zemin, hafif hafif kendini hissettiren yorgunluk ve Konyaspor'un sert oyunu ve yine Konyaspor'un oyunu soğutmaya yönelik hareketleri etkiliydi. Konyaspor ikinci yarıda Eskişehir'e beraberlik için geldiğini iyiden iyiye belli etti. Yerden kalkmayan, taç dahil her türlü atışı geciktiren futbolcular, yapılan sert fauller ve bunlara çanak tutan Mustafa Kamil Abitoğlu oyunu çıkmaza soktular. Tek forvetle gol atmamız zor gözüküyordu, ve Bülent Uygun Batuhan'ı sahanın en vasat isimlerinden Burhan'ın yerine aldı. Sezer sol açığa geçti, Alper biraz daha ofansif oynamaya başladı. Batuhan sahada dikilse bile defansı meşgul edebilen bir cüsseye sahip. Keza yine öyle oldu ve biraz daha etkili olmaya, defansta boşluklar bulmaya başladık. Bu sırada yorulan Alper'in yerine Bülent Ertuğrul girdi. O girince Pele Alper'in bölgesine, Bülent de Pele'nin bölgesine kaydı. Bu sırada Konyaspor da atak yapmayı hatırlayıp birkaç pozisyona girdi. Bu sırada yorulan Tello'nun yerine Serdar Özbayraktar girdi. Girdikten bir dakika sonra da sağ kanattan bir serbest vuruş kazandırdı. Bu serbest vuruşu Pele kullandı, Diego çok güzel bir kafa vurdu; Konyaspor kalecisi topu güç bela çıkardıysa da Sezer Öztürk tekniğinin yanında fırsatçılığının da olduğunu gösterdi ve bu sezonki 4. golünü attı. 84 dakika boyunca defalarca sakatlanan Konyasporlu oyuncular birden dirilmişlerdi sanki. Üzerimize gelmeye çalıştılar, ancak arkada çok boşluk bıraktılar. Bu bölümde birkaç yüzde yüzlük gol kaçırdık. Sonuçta maçı 1-0 kazanmış olduk.

Oyuncuları tek tek değerlendirecek olursak:


Ivesa: Fazla iş düşmedi ancak 2 tane çok kritik hata yaptı, birinde top üstten auta çıktı, ikincisinde topu yine kendisi kontrol etti. 367 dakika ve 4 resmi maçtır kalesini gole kapayan bir kaleci olarak bizleri hala tedirgin ediyor.
Sezgin: Birkaç pozisyon dışında hatası yoktu, onda da kademesinde Diego vardı zaten. Hücumda biraz daha etkili olması gerekiyor. Tello ile iyi anlaştılar.
Diego: Ayrı bir yazı konusu. Her gün bizi biraz daha mest ediyor. Her kademede, her hava topunda o var. Topu oyuna o sokuyor. Takım hücumda sıkışınca uzaktan şut çekiyor. Sadece "Maşallah
Safet: Bildiğimiz Safet. Basit ama garanti oynadı. Takımda Diego'yu en iyi tamamlayan oyuncu. Hatasızdı.
Volkan: Geçtiğimiz haftalarda Erkan ile oynamaya alıştığı sol kanatta Burhan'ın oynamasıyla pas alışverişlerinde biraz sorun yaşasa da defanstan seken birkaç topa ve Tello'nun kornerden açtığı ortaya iyi vurdu. Erkan'ın dönüşüyle daha iyi olacaktır.
Pele: Geçen haftadan daha iyiydi ve o haftaki hatalarını tekrar etmedi. Diego ile uyumları iyiydi. Orta sahada iyi top dağıttı. Ayrıca goldeki ortası ve Batuhan'ın kaçırdığı goldeki ara pası çok güzeldi. Kafasını futbola verdiği belli oluyor.
Alper: İlk yarıdaki Alper bence tartışmasız sahanın en iyisiydi. Çok iyi top taşıdı. İkili mücadelelerde hep ayakta kaldı, çok kritik toplar çaldı, güzel paslar attı. Bir pozisyonda Ümit Karan'a atmaya çalıştığı topu kaleye çekseydi belki de gol atacaktı. 60. dakikadan sonra fiziksel olarak düştü. Güçlenmeye ve tecrübeye ihtiyacı var.
Burhan: Geçen haftaki gibi etkisizdi. Umarım düzelir.
Tello: İyi mücadele etti, çok koştu. Yine güzel paslar atıp etkili ortalar yaptı. Kornerlerde topun başında hep o vardı. Ancak iki pozisyonda kendini gereksiz bir biçimde yere attı. Bu tecrübedeki bir oyuncunun bu tarz şeylerle uğraşmaması gerekir.
Sezer: İyi bir maç geçirdi. İlk yarıda güzel bir frikik kullandı, top auta çıktı. Bir de kritik gol kaçırdı. Burhan çıktıktan sonra sol kanada geçti, orada pek etkili olamadı. Ancak golde oyuna ne kadar konsantre olduğunu ve gerektiğinde fırsatçı da olabildiğini gösterdi. Süper Lig'de bu sezonki 4. golünü atıp Batuhan'ı yakaladı. Gördüğü sarı kart çok anlamsızdı ve cezalı duruma düştü.
Ümit: 3-4 tane net diyebileceğimiz pozisyon harcadı. Bir pozisyonda rövaşatayla çok güzel vurdu, ancak top defansa çarptı. Eğer o gol olsaydı, Eskişehir Atatürk Stadyumu'nun gördüğü en güzel gollerden biri olurdu kuşkusuz.
Bülent Ertuğrul: Kadro dışı kalır, sonradan oyuna girer. Ama Bülent Ertuğrul hep aynı Bülent Ertuğrul. Varlığı güven verir.
Batuhan: Defansı meşgul etmekten ve Sezer'in Konyasporlu oyuncuyla olan kavgasını ayırmaktan başka pek bir şey yapmadı. Şayet maç 1-1 bitmiş olsaydı Pele'nin ara pasıyla içine girdiği %100'lük pozisyonu nasıl harcadığı konuşulacaktı.
Serdar: Maça girdi, serbest vuruş kazandırdı, o serbest vuruş gol oldu. "Kısmet." diyelim.

Kısacası -2 derece havada saatlerce beklemeye sonuna kadar değdi. Oynanan futbol çok iyi değildi evet, ancak bütün saha içi ve dışı faktörleri göz önüne getirilirse bu şartlarda ancak bu kadar futbol oynanır. Ayrıca Ziya Doğan ve benzeri teknik direktörlerin takımlarına karşı bu şartlarda galibiyet almak başarı sayılabilir.

(Kar durduktan sonra çekilmiş bir fotoğraf, tüm destekçilere alkış...)




Pazar akşamı TT Arena'dayız. Ve ben kendi adıma ümitliyim.

Fiyaskonun Adı : TRT



Yıllar önce açılmış bu pankart. O günden bugüne bir arpa boyu yol kat edemediğimiz için geçerliliğini korumaya devam ediyor bu nazik talep...


Eskişehirspor-Konyaspor maçı pazartesi gününde Süper Lig'de oynanan tek maçtı ama toplam 54 saniyelik özet görüntü ve 3 cümleyle bitirdiler yayını, şaka gibi. Cumartesi yada pazar günü oynandığı takdirde gece yarısı da olsa en azından 3 dakikalık özet gösterilir ve nezaketen bir iki klişe yorum yapılırdı. "Anadolu'nun güçlü takımlarından......... " , "Taraftar yine güzel şovlar sunmuş izleyicilere....." gibi sözlerle önce nabza şerbeti verilir, akabinde oynanan futbolun 90 dakikasını izlemeye tenezzül bile etmemiş eski futbolcu veya teknik direktör bozması biri çıkar ve "büyük(!) takımlarda oynayacak kapasitede oyuncu bak şu 20 numara" gibi saçmalıklar sunar önümüze, biz de afiyetle yeriz bunları. Alıştık artık çünkü. Kaldı ki, alışmasak dahi başka şans vermediler bize, tekelci sistemin getirdiği 2 obje sistemin döngüsünde mükemmel paslaşmalarla oynadı ve güç dengesizliğinin iyice artmasını sağladı. İstanbul'un ekonomik gücünü, reklam peşinde koşan iş adamlarını arkasına almış üç malum takım ve onların muadili İstanbul basını...

Bu duruma Eskişehirspor taraftarları mail ve telefonla TRT'nin başını ağrıtmak suretiyle yüzde yüz haklı bir tepki gösteriyor şu sıralarda, ancak açıkçası benim derdim Eskişehirspor'dan ziyade daha geniş bir bakışla "Türk Sporu"na TRT'nin vurduğu balta. Çünkü zaten TRT tarafsız kalmayı başarırsa, yavaş yavaş taşlar yerine oturur ve denge bir şekilde bulunur. Dolayısıyla bir taraftardan ziyade, sporsever olarak yazdım bu yazıyı...

TRT, zaten başlı başına fiyaskolarla dolu, ama konumuz spor madem ki, bu konudaki zırvalıklara değinelim biz de. Bir defa takımlar arasındaki adaletsizlikten önce, TRT'nin misyonunu incelemek gerekir. Bir devlet kanalı nasıl olur da popüler kültürün peşinden koşar, yayın ihalelerine girer ve yorumculuk yapması için emekli futbolcuya milyon dolara yakın meblağ öder? Devlet kanalı dediğimiz kurum, onlarca özel kanaldan farklı olarak zaten kendisine devletin oluşturduğu fondan gelir sağlıyor. Dolayısıyla izlenme kaygısı olmaksızın tüm vatandaşına eşit mesafede durabilmeli.

Cumartesi, pazar ve pazartesi günü yaklaşık 20 kanalda Süper Lig'de oynanan 4-5 maç tartışılıyor zaten yeterince. TRT illa futbol yayını yapacaksa değerli zamanının birazını popüler olmayan takımlara, alt liglere, amatör kümelere ayırsa mesela... Veya daha idealist olalım; TRT niye futbol yayını yapıyor? Buna cidden gerek var mı? Kesinlikle yok. Tamam, ülkemin bazı yerlerinde sadece TRT çekiyor, diyenler çıkar tepki gösterir ama gerçekçi olalım, sadece TRT izleyebilen adam da haftanın 3 günü futbol izlemek istemez zaten. Haber izlemek ister, gündemi merak eder. Ama yok, o uzak memleketteki vatandaş Beşiktaş'ın transferlerini, Galatasaray'ın yeni stadını yada Fenerbahçe'nin Aziz Yıldırım'ını görmeden rahat uyku uyuyamaz, o yüzden ne yapıp edelim TRT'de bunlara yer verelim biz dimi? Akıl alır gibi değil...

Devletin 1. kanalı TRT 1'in hafta sonunu futbola ayırıp çok ihtiyacı varmış gibi İstanbul takımlarını pohpohladığı esnada ülkenin dört bir yanında amatör kümelerde berbat zeminlerde futbol oynamaya çabalarken sakatlanan, otoparkta çekiç atma antrenmanı yapıp sonrasında olimpiyatta madalya alan, kış aylarında dahi ısıtılmadığı için ürkütücü soğuklara sahip salonlarda basketbol, voleybol, hentbol oynarken iyi ısınamadığı için sakatlanan yada gerçek performansını sahaya koyamayan, yedek taburelerinde(!) beklerken hastalanan çocuklar var. Sonra, güzel deri koltuklarında yayıla yayıla oturan büyük patronlar, nam-ı diğer devlet baba "neden bu ülkede sporcu yetişmiyor?" diye sorunca biz yine tepkisizce, "evet yeaa bizden adam çıkmaz, bak Avrupalıya nasıl yapıyorlar bu işi" diyerek iyice dibe vuruyoruz.

Devlet kanalı dahi bu gençlere kayıtsız kalıyorsa bu ülkede, bizden cidden "adam" olmaz...




28.1.11

Konyaspor Maçına Doğru


Öncelikle, deplasmanda oynanan ilk maçın yazısına buradan göz atabilirsiniz. Gelelim, rövanşa...

Konya... İç saha

18. hafta sonunda sekizinci sırada Eskişehirspor. Eğer gerçek bir hedefimiz varsa, bunu son haftaya kadar kovalayabilmek için bu maçtan galibiyet ön şart olsa gerek. Son iki sezondur her hafta ligin kaderi yeniden değişebiliyor. Ancak, yine de Konyaspor'u geçmemiz gerekiyor. Üst sıralara tutunmak için önemli bir hafta olacak.

Bu maçta takımdaki tek eksik Erkan Zengin. Erkan, takımda çok önemli bir görev üstleniyor. Geçmiş haftalara baktığımızda Erkan'ın asisti veya golü yok. Ancak Erkan, ayağında çok iyi top tutuyor. Örneğin takım hücuma çıkarken top Erkan'daysa topu ayağında tutarak takımın ileriye yerleşmesini sağlıyor. Bu da hücumlarımızda önemli bir yer tutuyor. Ayrıca Erkan zaman zaman defansın önüne gelerek top alıyor, hücumları yönlendiriyor. Bu yüzden yokluğunda sıkıntı çekebiliriz.

Onun dışında Eskişehirspor'da bir eksik bulunmuyor. Batuhan Karadeniz hafta içinde ufak bir rahatsızlık geçirdi ancak maç günü hazır olacak. Takımımız formda. Tek sorun forvet hattında. Batuhan ve Ümit Karan beklenen seviyede değiller. Orta saha oyuncularımızın skora etki edebilmesi, bazen defans oyuncularımızın goller atması puanları beraberinde getirdi. Ancak bu hafta forvet sıkıntısı çekmemiz şaşırtmamalı.

Konyaspor 18. haftada evinde Bursaspor'u konuk etti. Golsüz maçta Konyaspor eline geçen fırsatları, hem de defalarca, kullanamayan taraf oldu. Maçın bazı bölümlerinde amiyane tabirle Bursaspor'a "orta sahayı geçirmediler." Sezon arasında kadroda ciddi anlamda revizyona gittiler. İlk yarıdaki Konyaspor dağınık bir görüntü çiziyordu. Ancak 2. yarıda tam bir Ziya Doğan takımı olmuşlar diyebiliriz. Önde basıyorlar, hızlı çıkmaya çalışıyorlar. Sert ve mücadeleci oynuyorlar.

Maç saatinde Eskişehir'de kar olabilir. Zemin için her ne kadar önlemler alınmış olsa da soğuk havadan dolayı sert bir zemin bizi bekliyor olacak. Bu da Eskişehirspor'u oynatmamak üzere sahaya çıkacak olan Konyaspor' un işine gelebilir. Teknik ayaklardan kurulu Eskişehirspor orta sahası için bir dezavantaj olabilir bu.


Ancak Eskişehirspor sahasında her zaman favoridir. Özellikle bu tip maçlarda. Ancak karşımızda kapanacak ve sert oynayacak bir takım var. Bizim de forvet bölgesinde sıkıntımız var. Uzun süre golü bulamazsak, Konyaspor'un direnci artacaktır. Maç beklenmedik bir sonuca gidebilir. Teknik heyet zaten bunları düşünmüştür. Ayrıca Bülent Uygun 8 hafta sonra kulübeye dönüyor. Umarım takıma olumlu etki eder ve 31 Ocak pazartesi günü 21:45 itibariyle puan cetvelinde, en solda 28'i görebiliriz...