25.11.11

Ustalara Saygı Kuşağı



Fotoğraf karesinin ufacık bir noktasında gördüm onu. Hoş, görmesem de bu kare içinde baktığım her yerdeydi zaten. Ayhan Abi'yi bilen bilir. Şimdilerde Eskişehir'de emekliliğin tadını çıkaran, bugüne dek bir çok şehirde yaşamış, kelimenin tam anlamıyla cefakar Eskişehirspor taraftarı.. Ayhan Abi'nin bugün halen her maça boynunda getirdiği bir atkısı var. Tribünde artık emsali kalmamış olan bu atkının uzun yıllar el örmesi olduğuna inanmıştım. Ta ki bu fotoğrafa rastlayana kadar. Biraz araştırdıktan sonra öğrendim ki, Eskişehirspor tribünlerinin toplu olarak yaptırdığı ilk atkıymış bu.

Belki vardır hala evinin baş köşesinde saklayan, üşüdüğünde boynuna dolayıp çıkan dostları, ama ben Ayhan Abi'yle tanıdım bu atkıyı ve öyle de gidecek. Ne zaman tribünde görsem bir siyah bir kırmızı harflerle yazılı "ESKİŞEHİRSPOR"u, 100 metreden tanır, oraya doğru yönelir ve Ayhan Abi'yi bulurum ucunda. Dolayısıyla bu fotoğrafın benim için en büyük anlamıdır Ayderli Ayhan Abi...

Selam olsun tribün emekçilerine...

26.10.11

1 kuple mutluluk


Ligin ikinci haftası biterken 6 puan ve +5 averaj sahibi iki takımdan biriydik. Aynı durumdaki diğer takım -Bursaspor- 3. haftanın açılış maçını Beşiktaş'a karşı oynarken, bizi ilgilendiren bir durum ortaya çıktı. Olur da Bursaspor bu maçta yenilirse, averaj hesabına göre Eskişehirspor bir günlüğüne de olsa liderliğe çıkacaktı (severiz biz başkasının maçına bel bağlamayı.) Nitekim, dilediğimiz gibi sonuçlandı o maç (1-2) ve böylece 22 Eylül'ü 23'e bağlayan gece lider takımın taraftarı olarak, puan tablosuna bakarken uyuyakaldık. Mutlu, umutlu...

Sonrasında neler oldu, nasıl oldu anlayamadık. Henüz uyku sersemliğini atamamışken olaylar gelişti. Tehlike çanlarının çaldığı ama bizim duyamadığımız gün, oyun olarak her ne kadar üstün taraf olsak da Gençlerbirliği'ne 1 puan verdik evimizde ve 1 günlük liderliğimiz geride kalmış oldu hafta biterken. Devamı başlı başına kaos, keşmekeş..

Galatasaray, Trabzonspor, Orduspor, Manisaspor... 4 maç, 0 puan, yenilen 8 gole karşı atılan yalnız 1 gol!

Sahadaki oyundan bağımsız gerekçelerle de olsa "Yönetim İstifa" seslerinin oyuncularda yarattığı rehavet, gamsızlık, bize dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, ve daha bir sürü şey...

10. ayın 26. gününde Olimpiyat Stadyumu'nun boş tribünlerindeki tahmini 26 kişinin önünde, 10 kişilik Belediye'ye karşı 1 dakikalık galibiyet. Kötü gününe denk gelinmiş bir İbb karşısında yalnızca 1 dakikalık sevinç! Buna mutlu mu olmalıyız, bununla mı umutlanmalıyız şimdi biz?

Yazının varacağı bir sonuç yok; bir amacı, mesajı da yok. Yalnızca biraz rahatlamak istedim, dertleşmek istedim... Söylenecek o kadar çok şey birikti ki, hiç bir şey söyleyemez, konuşamaz hale geldim. Bir kuple olsun huzur istiyorum, mutlu olmak istiyorum, çok mu?!

Umutlandırıp utandıranlara selam olsun!




Hani soğuk havada oynanmış berbat bir maç sonrası eve gidince ılık bir duş alır, gevşemek istersin ya. Mayışıp oturursun öyle bir köşede, mümkünse kalorifer peteğine yakın bir minderde. İşte tam o anda yanında kırmızı şarap olsun ve fonda Semiha Yankı. Bugün iyi gider...

25.8.11

Balık Baştan Kokar


Şike, teşvik, adliye, play-off derken bir noktadan sonra kaynar suya alışan kurbağa gibi hissizleşmeye başladık skandallara karşı. Fakat aynı zamanda soğuduk da futboldan ve taraftarlıktan. Zira, neyin tarafı olduğumuzu algılayamaz, çözemez olduk bu süreçte. "Benim takımım, senin takımını döver" muhabbeti geride kaldı ve artık "benim sabrım seninkini döver" halini aldı. Dayanamayanlar alternatif sporlara yöneldi ve bana göre çok da güzel yaptı. Hatta, şeytan dürtmüyor değil, "bırak futbolu, gel babalar gibi curling takip edelim, vaktinde heveslenmiştin hani" diye. Neyse ki, şeytana uymadım ve sabretmeyi seçtim, her şeye rağmen!

Nihayet bize neyin taraftarı olduğumuzu hatırlatan gün geldi. Daha günün başında, "fikstür zerre umurumda değil" gibi cümlelerle kendimi ve etrafımdakileri kandırmayı denedim. Mamafih fayda etmedi. Hele ki, fikstürün ilk haftası belli olduktan sonra, çorap söküğü gibi geldi maçlar ve kalbe pompalanan kan oranı ufak da olsa bir yükseliş gösterdi.

Gelelim beni bu derece heyecana sevk eden yoğun maç programına...


Şu tabloya bakınca, ister istemez şaşkınlıkla mutluluk arası gidip geldim. Şaşkınlığım aslında maçlara değil, duyduğum heyecana oldu. Mutluluk da, sezonu kelimenin tam anlamıyla bir cümbüş eşliğinde açıyor oluşumuzdan. Öyle ki, futbol sezonunu giriş-gelişme-sonuç şeklinde değerlendirirsek, bizim için lig sonuç-giriş-gelişme gibi absürt bir tarzda gelişecek. Severim rutinden bağımsız yapılan her işi. Bu da öyle oldu, zorluk derecesi kıyaslandığında ilk 6 maç tam anlamıyla sonumuzu görmemizi sağlayacak türden. Sonraki dört maç, ligin başında olsa fena bir giriş olmazdı aslında. Ama, hedefler doğrultusunda yüzde yüz kazanmak zorunda olduğumuz maçlara lige fazlasıyla ısınmış halde girecek olmamız kısmen rahatlatıyor. Son yedi hafta, zaten gerçek anlamda ligin başladığı, son düzlük ve tam bu kıvamda rekabeti yaşayabileceğimiz rakipler, ak koyun, kara koyunun ortaya çıkacağı maçlar...


Fikstür itibariyle Eskişehirspor'un yolu kasım ayını görmeden belli olacak aşağı yukarı. Ya dışında kalacağız çemberin, yada çelik çomak oynayacağız çembere çomak sokarak!



15.8.11

Bizim Biyediç


Yalnızca iki maç.. Aslında sekiz artı iki maç, fakat sekiz maçın hiç bir önemi yok. Zaten aşağı yukarı gidişatın belli olduğu bir sezonun sonlarında, takımı dengede tutsun ve akabinde ne şekilde olursa olsun Süper Lig'e çıkartsın diye anlaşılmış bir teknik direktördü. Öyle de yaptı...


En uzun koşuysa elbet Eskişehir'de şampiyonluk, o onun en önemli yüz metresini koştu... *

Isınma turlarının ardından gerçek sınav zamanı geldiğinde onlarca kişinin emeğiyle var edilen ve 43 yıldır bir türlü tamamlanamayan 'Şampiyonluk Yolu'ndaki en kritik köprülerden birini inşa etti. Yolun başında yada sonunda değildi belki ama o iki günde orada yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Biyediç geldi, kilometre taşını dikti, gitti...

Kariyeri oldukça dolu olan Nejat Biyediç'in hatıra defterinde nasıl yer aldık bilemem; ama o bizim tebessüme ihtiyaç duyduğumuz anlarda kolay bulabilmek için köşesini katladığımız sayfada büyük puntolarla yerini sonsuza kadar korumaya devam edecek...


01.01.1959 - 15.08.2011

2008'de, 12 yıl aradan sonra tekrar Süper Lig'e çıkmamızı sağlayan Nejat Biyediç'e selam olsun!


3.7.11

Bugün kederliyim, kötüyüm bugün...



Masum bir aşkla giydiğim siyah kırmızı formamı çamura bulaştıranlar olmuş. Bugün öğrendim. Duyduğumda inanmak istemedim. Gidip dolabımı açtım, baş köşede duran en eski formama baktım hemen. Bıraktığım gibi duruyordu: Meşale yanıklarından oluşan delikleri, gol sevincinde kendini kaybeden -adını bilmediğim- bir amca tarafından çekildiği için sökülen dikişleri ve yine 90'da yediğimiz bir golün göz yaşları, görünmese de, üzerindeydi hala.

Bugün utanarak izlediğim haberlerde adı tatsız cümlelerde geçen takım, kim ne derse desin, benim aşık olduğum Eskişehirspor değil. Benim asıl aşık olduğum takım, hangi şehirde olduğunu bile hatırlayamadığım takımdan 7 gol yediğimiz yıllarda giydiğim; büyük şehirlerin küçük semtlerinde bulunan ve yalnızca bilmek zorunda olanların bildiği ara sokaklarda, stadyumun yerini sormak zorunda kaldığımız deplasmanlarda eskittiğim, şimdilerde dolabımda duran formayla bütünleşen Eskişehirspor. Dolaptaki o forma hala siyah ve hala kırmızı. Renkleri hala canlı, arması güzel. Üzerine sıçrayan çamur iz bırakacak, biliyorum ama hiç bir çamur, siyah ve kırmızının solmasına izin vermeyecek, bunu da biliyorum.

Çok maç kaybettik, küme düştük, fark yedik, vs... Ama tarihinin hiç bir döneminde bu kadar utanmamıştım bir Eskişehirspor taraftarı olarak. Bu lekede emeği geçen herkese tek tek saygılarımı(!) sunuyorum...


29.6.11

Asla Vazgeçme ! (ya da sen bilirsin)

Zaten içinde para olup olmadığından bile emin olmadığı banka hesabını ufak bir umutla kontrol etmek için geldiği ATM önünde, bir de sıra beklemek canını sıkıyordu. Ama, yapacak daha iyi bir işi olmadığı için beklemeye karar verdi. Beklerken sanki çok yoğun işleri varmış da bir an önce bankamatikten para transferleri yapıp gidecekmiş gibi bir havayla elinde telefonu, etrafına bakınıyordu. Sıranın en önündeki, yakın gözlüğünü evde unuttuğu için her tuşa otuz saniye bekleyip basan teyzenin bu bekleyişte payı büyük olsa da, günlerdir evden çıkmayan Özgür'in sosyalleşmesi için bu bekleyiş güzel bir fırsattı ve değerlendirmeliydi. Bankamatik kuyruğundaki her umutsuz genç gibi o da, sıranın ortalarında bekleyen alımlı kızla arasında bir şeyler yaşanması hayalini kurmuş olsa da, bu saçma aşk hikayesine kızın para çektikten sonra "o kadar güzelim ki herkes bana bakıyor, derhal buradan uzaklaşmalıyım" büyüklüğündeki adımlarla ilerlemesi sonucunda veda etti. Zaten güzel değildi.

Nihayetinde sıra Özgür'e geldi ve kartını elleri titreyerek yerleştirdi yuvasına. Şifresini girdi(her yurdum insanı gibi onun da şifresi tuttuğu takımın kuruluş yılıydı ve belki de bu yüzden kaybediyordu biraz da). Hesapta tam tamına 7 lira 64 kuruş vardı. Adeta yıkılmıştı, çıkar yol düşünüyordu ve biraz da sırada bekleyenlere karşı kurduğunu sandığı imajı bozmamak için bankamatik menüsünde dolanıyordu. "Ödemeler" sekmesinde "Şans Oyunları"nı gördüğünde kaderin ona ironik bir şaka yaptığına emin oldu ve eli istemsiz tuşladı bu seçeneği. Önünde bir kaç bahis sitesinin adı açıldı ve aniden içlerinden birindeki hesabı aklına geldi. Belki hesabındaki para çekemeyeceği kadar düşüktü ama şansını bir de bahiste deneyebilirdi. Hemen telefon rehberine girdi, bir zamanlar çılgın atıyordu bu sitelerde, o yüzden hesap numarasını telefonuna kaydetmişti (bunun bir diğer anlamı da, o kadar çok kaybediyordu ki, sürekli parası bittiği için yeniden yüklemesi gerekiyordu bahtsız kardeşimizin).

7 lirayı başarılı bir şekilde bahis hesabına aktardıktan sonra, büyük bir kibirle bankamatikten uzaklaşarak evinin yolunu tuttu. Belki bankamatik kuyruğundaki kız ona pas vermemişti, belki banka hesabında çekebileceği kadar meblağ yoktu ama artık bir umut vardı içinde: küllerinden doğacaktı! Eve gidip ilk iş olarak bilgisayarına yöneldi. Bahis sitesindeki hesabına girdiğinde yüzü gülüyordu, zira artık Bakiye: 7.00 TL yazıyordu. Futbol sezonu bittiği için alternatif bahislere yönelmek zorundaydı, Kadınlar Avrupa Basketbol Şampiyonası, Finlandiya ve Norveç ligleri ve Wimbledon Tenis Turnuvası... Kadınlar Basketbol Şampiyonası'ndan Letonya karşısında (-6,5) handikaplı Rusya ilk tercihiydi. Finlandiya'da yıllardır adını her gördüğünde bir kaç saniye boş boş baktığı, anlamlı gibi ama aslında anlamsız takım Inter Turku'nun 1,40 oranını görünce rakibin kim olduğuna bakmadan ekledi kuponuna. Yine adından dolayı seçtiği Viking takımı, tahmin ettiğiniz gibi Norveç liginden ve 1,55 orana sahipti. Kuponun son müsabakası her yaz izlerken büyük keyif aldığı fakat sonrasında sene boyu aklına bile gelmeyen Wimbledon Tenis Turnuvası'ndan tanıdığı üç oyuncudan biri olan Sharapova oldu(diğer ikisi de Venus ve Serena Williams kardeşler zaten). Büyük bir çılgınlık yaparak hesabındaki tüm parayı(7 lira) bu kupona yatırdı ve beklemeye başladı.

Maçlar teker teker Özgür'ün istediği gibi sonuçlanıyordu. Önce Rusya farklı kazanıyor, sonra soğuk ülkelerden arka arkaya gol haberleri geliyordu. Son maç olan Sharapova maçını izleyerek çifte keyif yaşamaya karar verdi. İlk sette sert servislerinin yanı sıra insan üstü çığlıklarıyla üstünlük kuran Sharapova maçı da 2-0 gibi rahat bir skorla alıyordu. Özgür gözlerine inanamadı. Daha sabah bankamatik ekranında görünce hüsrana uğradığı 7 liranın yerinde artık 32 lira vardı. Derhal para çekme talimatı vermeye karar verdi. Tam bir düz adam, adeta bir küçük hesaplar insanı olan Özgür, "kazanmışken üçe beşe bakmadan durmalıyım" mottosuyla "çekilecek meblağ" kutucuğuna 32 lira yazdı ve onayladı.

Ertesi sabah güne mutlu başladı. Aynaya bakıp insana benzedikten sonra oyalanmadan gittiği bankamatikte sıraya girdi. Yine en önde yaşlı bir teyze vardı fakat bu defa yakın gözlüğü gözünde, hızlı hızlı yapıyordu işlemlerini. Sıranın ortalarında duran alımlı kız arada bir dönüp kendisine bakıyor ve hatta gülümsüyor gibiydi. Özgür, elleri cebinde büyük bir öz güvenle sırasını beklerken etrafa "param var ve onu çekmeye geldim" bakışları atıyor, çaktırmadan da yandaki mağazanın vitrininden kendi yansımasını kesiyordu. Alımlı kız işini bitirip sıradan ayrılırken Özgür'e baktığında, Özgür "farkındayım çok yakışıklıyım ve bana bakıyorsun ama umurumda değilsin bebeğim" bakışı atmış olsa da kız, "salak şey" bakışı atıp gitti. Olsun, bugün hiç bir şey tadını kaçıramazdı. Nihayet sıra geldi ve kendinden emin bir şekilde şifresini girdi (şifresini değiştirmeyi aklına bile getirmedi). Para çekmek istediğiniz tutarı girin kutucuğuna ukala bir tebessümle "20" yazdı. Kalan 12 TL'yi hesapta bırakarak gelecekti kendisine jest yaptı ve içinden "unuttuğum bir gün 10 lirayı çeker, 2 lirayı bahis hesabıma atar ve yaşamaya devam ederim" dedi.

Artık makarna dışında bir şeyler yeme vaktiydi Özgür için, belki lahmacun, belki tavuk döner, belki de goralı; bu gizemini koruyan yemeği sonsuza dek yalnızca Özgür bilecekti... Kesin olan ise yemeğin yanında içeceği ayran, sonrasında kalan parayla alacağı sigara ve geleceğe bıraktığı umut tohumları!



24.6.11

Düşündüm de...


Eskişehirspor ve Trabzonspor arasında hızına yetişilmesi mümkün olmayan sert bir münakaşa almış başını yürüyor ve düşündürüyor ister istemez. Kaderin kesiştirdiği kritik noktalarda kimi bizim, kimi onların lehine sonuçlandı, eyvallah. "Anadolu" bizimdir, sizindir rekabeti var eyvallah. Bizim 65-75 yılları arasında defalarca direkten dönen topumuzu 76-84 arasında onlar tamamladı, hem de altı defa, buna da eyvallah. Sevmeyelim birbirimizi, buna da diyecek sözüm yok, sebep ne olursa olsun anlarım...

Ama, anlamadığım, anlayamadığım şeyler var. Hangi ara bu kadar öfkeyle nefret eder olduk birbirimizden? Bir takımı sevmek diğerlerinden nefret etmeyi beraberinde mi getirir yoksa? Rengi farklı, coğrafyası farklı o takımlara sevdalılar arasında hiç mi sevilesi insan yoktur ki oturduğumuz yerden topuna birden söveriz ?

Düşündüm biraz, Trabzonspor'u tutan güzel insanları, yok mu acaba cidden diye. Biliyorum var. Hem de çok güzel insanlar var.

Benim Yenilsen De Yensen De sayesinde tanıdığım Balıkesir doğumlu ama Trabzonsporlu olmayı seçmiş dostum var mesela, Tanju. Trabzonspor'u tutmasına gerekçe olarak gösterdiği ruh ve onurlu duruşun bozulduğunu hissettiği zaman gözünden yaş gelecek kadar güzel bir insan... Dozer Cemil'in "ben Trabzonspor'un kaptanıyım, başka kaptanın arkasından, başka formayla sahaya çıkmam" deyişine vurulmuş. Tıpkı benim, Dozer Cemil'le aynı yıllarda tüm İstanbul takımları'nın peşinde koşmasına aldırmayarak, hatta akrabası olan taçsız kral Metin Oktay'ın ricasını kırmak pahasına, futbola başladığı Eskişehir'de veda eden Çengel Fethi'ye duyduğum derin sevgi gibi.

Ailesinden kalan trilyonluk köşkü çocuklar için "Oyuncak Müzesi" yapacak kadar temiz, hala büyüyünce Trabzonspor'da kaleci olacağına inanacak kadar çocuk bir Sunay Akın var. Volkan Konak var mesela, sevgiye doyumsuz gönül adamı. Cerrahpaşa'yı yada Hastane Önünde İncir Ağacı' nı ondan dinlerken hiç mi duygulanmadık... incir ağacı demişken, Mehmet Dalman isimli bir Trabzonspor taraftarı var, okuduğum, dinlediğim. 1996'da kaçan şampiyonluk sonrasında dayanamayıp bunalıma giren ve kendini İncir Ağacı'na asarak intihar eden. Yanında ufak bir not bulunmuş : "ölümümden kimse sorumlu değildir, dünyaya yine gelsem yine Trabzonsporlu olurdum" yazılı... Mehmet'in gittiği yer her neresiyse, orada yıllar sonra karşıladığı, öldüğü için üzüldüğü, gördüğü için sevindiği biri var: Kazım Koyuncu. Tam altı yıl önce bugün Karadeniz'in "Çernobil kanı" çayını son kez içmiş ve Mehmet'in, Dozer Cemil'in yanına gitmiş şair ceketli çocuk. İstanbul'un tüm davetkarlığına rağmen formasıyla çıkmış sahneye ve yalnızca bordo mavi çalmış gitarını...


Hatırladım, oralarda da varmış güzel insanlar, tebessüm etmemi sağlayan, eyvallah!


29.5.11

Bitmek Bilmeyen Mesele: Stadyum


" 7 - Halen 1500 kişilik kapalı ve 15000 kişilik açık seyirci alabilen Atatürk Stadı ile 1000 kişilik açık seyirci alabilecek Şeker Stadı ile bugün için ihtiyacı kafî saha ve stad mevcuttur. Ayrıca Atatürk Stadı'nın tevsi için gereken istimlâklar yapılmış olup, yine yüksek yardımlarınızla 5 yıllık plâna alınması ve ilk yıllara konması halinde Eskişehir'de kapalı tribünler 12000, açık tribünler de 38000 ki cem'an 50000 seyirci alabilecek kudret ve büyüklükte olacaktır."



Eskişehirspor'un kurulmasında adım adım sona yaklaşılırken, Haziran 1965'te, o dönemde Ankara'da bulunan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Federasyon Başkanlığı'na 7 maddeden oluşan bir taahhütname gönderilmiş. Bu maddelerin ilk altısı kısmen makul seviyede olsa da, yedinci madde dikkatimi çekti. Bugün dahi imkanı zor olan bir vaatte bulunmuş Eskişehirspor Kulübü, hem de henüz kurulmamışken. Başlangıç kapasitesi 16500 görünen Eskişehir Atatürk Stadyumu zaman içinde yapılan değişiklikler ve sonrasında kural gereği yapılan koltuklandırma çalışmaları neticesinde 2011 itibariyle 18700 seyirci kapasitesine sahip konuma geldi.

1971 yılında Akdeniz Oyunları için inşa edilen İzmir Atatürk Stadyumu uzun yıllar boyunca 63.000 kapasiteyle ülkenin tek yüksek kapasiteli stadı olarak varlık gösterdi, ancak 2002'de bu ünvanı, İstanbul'da bir türlü gerçekleştirmeye hak kazanamadığımız Olimpiyat Oyunları için tasarlanan Olimpiyat Parkı bünyesindeki İstanbul Atatürk Olimpyat Stadı (84.000) ele geçirdi. Bundan beş yıl öncesine kadar Türkiye'de yüksek kapasitede ve standartlarda kabul gören yalnızca bu iki stad varken, dünyanın ekonomik anlamda globalleşmesiyle birlikte yayılan endüstriyel futbolun ülkemize de girmesiyle beraber bu sayı artış gösterdi. Önce, Fenerbahçe'nin kullandığı Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nun kapasitesinin 50.000 sınırına çekilmesi, sonrasında Kayserili işadamının çabalarıyla yapılan ve kendi adını taşıyan 33.000 seyirci kapasiteli Kadir Has Stadyumu, son olarak Galatasaray'a yıllarca hizmet etmiş Ali Sami Yen'in bulunduğu arsa karşılığında yapılan Türk Telekom Arena(52.500) bu zincire eklenen halkaları oluşturdu. Bunların yanı sıra Anadolu'da bir çok şehirde yapılan-yenilenen Bursa Atatürk Stadyumu(25.000) Şanlı Urfa Gap Arena(30.000), Rize Şehir Stadyumu(15.000) gibi aternatiflerle ülkenin stadyum çıtası yukarı çekilmiş oldu. Tüm bunlara ek olarak, Ankara'nın ve ülkenin en eski statlarından biri olmasının yanı sıra Eskişehirspor'un 2.Lig B Kategorisi'nden kurtulduğu 2006 ilkbaharında resmi olmayan rakamlara göre 35.000 taraftara ev sahipliği yapmış Cebeci İnönü Stadyumu da yıkılmaya yüz tutmuş olsa da tarihiyle ayrı bir yerde bulunuyor.

Türkiye'nin dört yanındaki stadyumlar birer birer gelişirken, Eskişehir'de bu konuda rivayetlerden öteye geçilmiyor. Geçtiğimiz aylarda, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı bir oyla kaçırmadan önce yapılan sunum dosyasında yer alan 8 ilden biriydi Eskişehir. Şehirde şu an bulunan Atatürk Stadyumu'nun şampiyona düzenlemek için gerekli kriterleri bulunduğu alanda sağlamasının zorluğu nedeniyle şehir merkezine kısmen uzak bir noktada 37.000 kapasiteli yeni bir stadyum yapılacaktı. Ancak, organizasyonu şaibeli bir oylama neticesinde Fransa'ya kaptırdıktan sonra, Eskişehir'de stadyum konusu tekrar soru işaretleriyle dolu bir dosya halini aldı.

Yakın zamanda Eskişehir İnşaat Mühendisleri Odası tarafından yapılan açıklamada, stadyumun yeni bir bölgeye taşınması veya yerinde geliştirilmesinin zorluğuna dikkat çekildi. Çözümün, sıkıntı giderilene kadar Açık Tribün'ün üzerinin kapatılmasında olduğu söylendi. Haksız bir açıklama değil. Ancak, realist bir bakış açısıyla, Türkiye'nin kültürel, ekonomik ve sportif başarı anlamında en hızlı gelişen öncü kenti Eskişehir'de mevcut stadın yetersizliği kabul edilemez. Euro 2016'yı kaçırmış olsa da TFF'nin er yada geç bir turnuvaya ev sahipliği yapma isteği biliniyor. Bu nedenle hazırlıklı olmak gerekir. Herhangi bir uluslararası turnuvanın netleşmesine gerek duymaksızın Euro 2016 projesinde yer aldığı gibi, en az 35.000 seyirci kapasiteli bir stadyuma acil ihtiyaç var. Zira, Eskişehirspor Kulübü maçlarını 2. lig yıllarında dahi 15.000 seyirci ortalamasıyla oynamış ve sportif başarıdan bağımsız seviyede bir seyirci talebiyle karşı karşıya kalmış durumda. Kaldı ki, yavaş ama sağlam adımlarla sportif başarının da geldiği düşünülürse, Eskişehir'de yeni bir stadyum ihtiyacı kaçınılmaz gerçektir. Ek olarak, yeni bir stadyumun kaliteli futbolcu transferine yapacağı katkı da göz ardı edilmemelidir.

Kaçınılmaz olan bir sonucu tartışıp, olasılıkları düşünmektense, er yada geç yapılacak olan stadyuma odaklanıp, şimdiden detayları düşünmekte fayda var. Giriş çıkışlar, tuvaletler, büfelerin geniş bir alanda hizmet vermesi ve güvenlik gibi ana gereksinimler zaten yerine getirilecektir. Bunlardan farklı olarak akla ilk gelen, tribünlerin sahaya olan yakınlığı. Atletizme ülkemizde verilen önemin yalnızca futbol sahalarının etrafındaki tartar pistten ibaret olduğu yıllarda yapılmış tüm şehir stadyumlarının yapısı hemen hemen birbirine benzer. Bir adet Açık Tribün, hemen karşısında protokol, vip, kamera odası gibi unsurları bulunduran Kapalı Tribün ve bu tribünlerle yeşil saha arasında anlamsız uzunlukta bir boşluğa sığdırılmış tartar pist. Günümüzde atletizme özel sahalar her şehirde mevcut. Eskişehir'de de bu ihtiyacı karşılayacak standartlarda sahalar mevcut. Dolayısıyla yeni yapılacak olan stadyumda tribünler sahaya olabildiğince yakın olmalı. Bu yakınlık ve oval stadın getireceği psikolojik etki misafir takım oyuncuları üzerinde bir baskı yaratacaktır şüphesiz. An itibariyle buna verilecek en başarılı örnek, yeni ve belirgin bir gelişme olması dolayısıyla TT Arena'ya geçiş sonrasında Galatasaray'ın rakip üzerindeki etkisi. Hatta, TT Arena'da oynadığımız ve 4-2'lik yenilgiyle ayrıldığımız maç sonrasında Teknik Direktör Bülent Uygun ve Başkan Halil Ünal, yenilgide stadyumun etkisini itiraf etmişlerdi. Sahaya çıkan bir misafir takım futbolcusu, özellikle de benzeri bir stadda önceden fazla oynamamışsa, etrafında baktığında kaçabileceği bir boşluk arar, nefes almak ister. En kötü ihtimalle misafir takım tribününü görmek ister, biraz olsun stresini atabilmek için. Ancak, artık bahsettiğim yapıdaki stadyumlarda deplasman taraftarları asla seslerini duyuramayacakları, köşe ve karanlıkta kalan bir noktada maçı izlemek zorunda bırakılıyor.

Bir diğer detay ise, maneviyat. Taraftar, galibiyet, şampiyonluk, kupa görmek ister elbette. Ancak, özellikle Eskişehirspor gibi sahada oynanan oyundan ziyade tribündeki görselliğiyle alkış ve ilgi toplayan bir takımı tutan insanlar kendi geçmişine, efsanelerine saygı bekler. Maddi beklentileri umursamaz. Stadyum yapılacaksa eğer, adında tek derdi kulübümüz üzerinden reklam ve rant sağlamak olan bir marka yerine efsaneleşmiş oyunculardan birini, Fethi Heper'i görmek ister mesela, yada kaptan İsmail Arca'yı. Belki de en güzeli, 65-75 yıllarına damgasını vurmuş, Anadolu'nun devriminde ilk ateşi yakan takımın hocası Abdullah Gegiç. Hem hak geçmemiş olur böylece. Ama en anlamlısı da henüz 25 yaşındayken yitirdiğimiz Sinan Alağaç olacaktır.

Maç öncesinde Atatürk Stadı'na toplu halde yürümek, tezahüratlar yapmak bir gelenektir Eskişehir'de. Eğer ki, yeni yapılacak stadyumun çevre düzenlemesinde temsili de olsa buna benzer bir ortam sağlanmaz, maç önü atmosferi eksik bırakılırsa gelecek nesillere Eskişehirspor'un ne olduğunu da eksik aktarmak durumunda kalır dünün ve bugünün taraftarları. Bu nedenle ulaşım ve stadyum etrafı projelendirilerken taraftarlığı babadan oğula, anneden kıza bir bayrak yarışı olarak yaşatan ve var eden şehir halkına kolaylık sağlanmalı, mümkünse 1965'ten günümüze arşivlenen dökümanları, fotoğrafları, videoları ve tabi kupaları, ama en önemlisi terletilmiş formaları sergileyeceği bir müze ile taçlandırmalıdır.

Saydığım detayların gerçekleşeceğine dair bir taahhüt, 1965 yılında, federasyonu ikna etmek için yazıldığı gibi ütopik değil de içtenlikle, altyapısı oluşturularak sunulduğu takdirde eminim ki, ülkenin dört yanına yayılmış bir milyon Eskişehirspor Taraftarı birer tuğla alır ve yeni evimizin inşaatına el vermek için birlik olur.

15.5.11

Doğa Kaya Gerçeği




Son zamanlarda Lig Tv maç sonunda istatistikleri verirken hangi futbolcunun kaç km koştuğuna bakıyorum özellikle. Çok şey anlatır çünkü. Tamam, pozisyonu gereği kısmen az koşması gerekenler olur elbette, ancak yine de istisnalar dışında tüm oyuncuların özverisini yansıtır bu tablo. Hırs, azim, istek gibi klişeleşmiş kelimelerin rakamsal yansımasıdır bir nevi.

Televizyondan izlediğim maçlarda rakamsal olarak teyit ettiğim, tribünden takip ettiğimde ise bizzat izleyip takdir ettiğim bir Doğa Kaya gerçeği var. Dinamik yapısı sayesinde sürekli oyunun içinde kalmaya gayret eden, forvetle birlikte hücuma çıkıp, hemen devamında defansla birlikte savunma yapan, en azından yeltenen, mücadele eden biri.


Herkes, iki sezon önceki Beşiktaş maçında Yusuf'tan aynı hücumda arka arkaya yediği çalımlarla dalga geçerken ben her yediği çalımdan sonra tekrar saldıran Doğa'yla gurur duydum.

"Bu ligin oyuncusu değil, kapasitesi yetersiz" diyenlere inat attığı tam saha deparları hayranlıkla izledim. Yaptığı hataların ardından kahretmek yerine, düştüğü saniye ayağa fırlayıp mücadelesine devam eden, bir nevi hacıyatmaz gibi direnen Doğa'ya saygı duydum.

Unutmak istediğimiz, ama her sezonunu, her maçını tek tek yaşadığımız için asla aklımızdan çıkaramadığımız, bitmesi için gün sayarken zamanın ağır aktığı o yıpratıcı yılların son demlerinden bugüne kadroda ite kaka, inatla yerini koruyan, sessizce formayı terleten ve bununla reklam yapmak yerine işini yapan Doğa'yı bizden hissettim.

Ankaraspor deplasmanında sakatlığı nedeniyle kadroda kendine yer bulamayınca "takım elbiseli abiler"in peşinden deri koltuklara gitmek yerine deplasman tribününe herhangi bir taraftar gibi bilet alıp sıraya geçerek girmeyi tercih eden, kapıda çantası aranırken "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye diklenmek yerine sessizce bekleyen ve ayakta maçı izleyen Doğa'ya hayranlık duydum.

Çok değil üç yıl önce, adı sanı belli olmayan dipsiz kuyunun sonundaki duvarı yıkan ve bize ışığı gösteren golü atan Doğa'yla aynı anda sesim kısıldı, yalnızca bir kaç metre ötesindeki tribünde!


Yıpranmış, yorulmuş ve kanını tazeleme ihtiyacı duymuş. Hal böyle olunca, Antalyaspor'dan gelen -samimi olduğuna inandığı- teklifi de kabul etmiş. Biraz üzüldüm, biraz mutlu oldum. Üzüldüm, zira genişleyen ve derinleşen kadroda hak ettiği saygınlığı, itibarı görememeye başlamıştı ve gitti. Mutlu oldum, çünkü ayrılırken transfer olan profesyonel bir futbolcu gibi değil de, okul değiştiren bir öğrenci gibi samimi veda etti takıma, taraftara, şehre...

Bugün ayrıldığı Eskişehir'e yarın başka formayla geldiğinde, tribünden adını haykırıp alkışlamak naçizane bir teşekkür, mütevazı bir vefa olacak. O güne dek, kendine dikkat et Doğa Kaya.





30.4.11

Paşa'ya Saygı Duruşu


Eskişehirspor'u şehir dışında tutmanın yansımalarından biri, sorulan birbirinden saçma sorular olmuştur hep.

-Eskişehirsporluyum
+Hadi ya... (kafası karıştı)

...bir süre sonra toparlar ve tekrar başlar,

+ Tamam onu anladım da, başka?
- Başka derken?
+ Hani üç büyüklerden?
- Üç büyük derken?
+ işte İstanbul takımlarından hangisini tutuyorsun diyorum?
- öyle desene baştan, İstanbul'dan Kasımpaşa'yı tutuyorum ben.
+ ?!?%&!? (hepten gitti)


Yukarıdaki diyalog sık sık rastladığımız ve artık bıkma evresine geldiğimiz türden. Kısır bir döngüden ibaretken, verilen son cevap sonrasında muhatabımın mavi ekran vermesine neden olmanın mutluluğu bambaşka oluyor.

Uzak bir şehirde yaşayınca insan memleketini özler elbette. Ben de özlüyorum, Eskişehir'i. Binalar arasına sıkışmış da olsa hala var olan sıcaklık ve huzuruyla kendini özleten bir şehrim var. Eskişehir'e yazın Almanya'dan izne gelen dayımın sabahın köründe simit fırınına gidip, çocuk gibi mutlu olmasını anlayamazdım önceleri. Şimdilerde ise ne zaman Eskişehir sokaklarında yürüsem gerçek anlamda bir aidiyet hissi yaşarım, ailemle biraz vakit geçirdikten sonra sokağa atarım kendimi. Plansız programsız kısa bir şehir turu yaparım. Doktorlar Caddesi'nde bisikletle gezen yaşlı amcaları, Porsuk kenarındaki çimlerde oturan sevgilileri, arkadaş gruplarını, birbirine "hacım" diye seslenenleri gördükçe terapi gibi gelir bana Eskişehir. Sonra, tanıdık mekanlara giderim rastgele. Mutlaka tanıdık bir yüze rastlar, oturur muhabbet ederim. Hava kararınca barlar sokağına geçeriz birlikte ve seans biter nihayetinde.

Kaçınılmaz son, İstanbul'a dönerim. Her defasında aklımın bir köşesi Eskişehir'de kalsa da, gittiğim yerde de sığınacağım bir liman olduğunu bilmek rahatlatır beni. Bir türlü bitmek bilmeyen okulumdan çıkıp eve giderken, gidemediğim bir maçta Eskişehirspor yenilmişse yada sadece canım sıkılmışsa düşünmeden atlar Kasımpaşa'ya giderim, yine plansız, yine programsız. Önce, aynı benim gibi alt liglerde, başarısı rivayetlerde saklıyken tarafını seçen gençlerin sıkça vakit geçirdiği Ziyafet Sokak'ta alırım soluğu. Bir binanın yan duvarında boydan boya duran dev Kasımpaşa armasından aldığı isimle "Arma Altı"nda... Misafirden öte, müdavim olmama rağmen ilgilerini eksik etmezler hiç bir zaman. Çay gelir anında, boş tabure yoksa yer verir yaşça küçükler. Öyledir Kasımpaşa'da, aralarında bir yaş dahi olsa saygıdan ödün vermezler. Sonra, turlarız semt içinde, tıpkı Eskişehir'de olduğu gibi burada da tanıdık simalar çıkar karşıma. Kasımpaşa'da da yaşlı amcalar bisiklet üzerinde dolaşır. Porsuk kenarında olmasam da Haliç teselli olur bana. Sonra hava kararır ve zamanın akış hızına inat, yavaş içeriz birayı köşedeki semt birahanesinde...


Kulüpler arası kardeşlikten öte, ikili dostluklar üzerine kurulmuş bir bağ...

ve küme düşen Kasımpaşa'ya saygı duruşu kaldığı yerden devam eder...

34. dakika yaklaşırken tüm tribünde uğultu başlar Eskişehir'de: "34'te Paşa, 34'te..."

son on saniyede geri sayım yapılır ve bitince, güçlü bir ses yankılanır Eskişehir sokaklarında:

..."Kasım....Paşa....Kasım...Paşa..."