15.5.12

Ustalara Saygı Kuşağı : ARC



Türkiye, Eskişehirspor, Yeni Rakı, Aile...

İnsanlar hayatın karmaşasından bahsededursun; Ali Rıza Çınar, kısa adıyla ARC bu dört güzelliğe sığdırmış yaşamını. Ülkesinin kendi ayakları üzerinde durabilen, özgün ve özgür bir çizgiye gelmesi için verdiği mücadele; Eskişehirspor'un elbet bir gün şampiyon olacağına dair inancı; doktorlara inat hayallerini sığdırdığı rakı şişesi ve ailesi. Kalbi bu kadar güzelliği taşıyamadı, yorgun düştü.

 Hiç birini diğerinden ayırmamış, hepsini ayrı ayrı sevmiş. Ben Eskişehirspor sayesinde tanıyanlardanım Ali Rıza Ağabey'i.. Henüz İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda; yapılan her maç yolculuğunda gerek trenin yemekli vagonu, gerek otobüsün arka koltuklarında dinledim anılarını. Kimi zaman kendisi anlattı, kimi zaman en yakın yol arkadaşı Ayhan Abi. Hep neşe hakim olurdu adının geçtiği cümlelerde. ARC için yazılmış bir tezahürat dolanıyor dilimde bu satırları yazarken. Gülümsüyorum;

Kıbrıs'ta tırların altına girmiş
Doktorlar ölüdür raporu vermiş
Mevliti okunmuş, helvası yenmiş
ARC ölmemiş meyhanedeymiş!


Ölmedin, meyhanedesin. Dimi ARC?

30.1.12

11.12.11

Geliyoruz... Zorunuza Gitmesin!


TRT 1'de yayınlanan Stadyum programının 11 Aralık 2011 tarihli anketindeki gerçek sonuçlar ve ekrana yansıyan sonuçlar yan yana.



"Basit bir anket" deyip geçmek mümkün elbette. Ama deve kuşu gibi kafamızı toprağa gömmekten öteye geçmez bu tavır. Zira, ülkenin istisnasız tüm spor medyası bu ve bunun gibi ufak detaylarla futbol taraftarlığının, dayatılmış malum üç takım çerçevesinde dönmesine imkan sağlıyor. Futbolun İstanbul dışına çıkmasından, pastadaki paylarının küçülmesinden öyle korkuyorlar ki, basit bir anketi dahi ekrana doğru yansıtmaya cesaret edemiyorlar. Henüz bir yıl geçmemiş TRT hakkında şu yazıyı yazalı. Aynı tas, aynı hamam. Bravo istikrarını bozmadan yürüyen TRT zihniyetine!

Tamam, sezonun henüz ortasındayız, realist olmakta fayda var ve fakat son yedi maçın altısını kazanmış, ligin motivasyon ve performans olarak en üst seviyesinde bulunan Eskişehirspor'a, şansla birlikte bir iki maç kazanarak çıkış yapan alelade bir takım muamelesi yapan küstah yorumculara tahammül etmemi beklemesin kimse benden. Farkındayım, sezon bittiğinde yayıncı kuruluşun cebine üç kuruş fazla para girsin diye uygulamaya koyulan play off sisteminizdeki çarklara çomak sokacağımızdan korkuyorsunuz. SOKACAĞIZ da zaten (çomak, yanlış anlaşılmasın).

Devlet kanalı deyince az biraz farklı beklerdik sizi. Fakat, aynısınız. Her ne kadar taraftarlığım
dolayısıyla mesafeli de dursam, rakibim olan Bursaspor'a yapılan terbiyesizliğin karşısında durmuştum her fırsatta. Çünkü, biliyorum ki Bursaspor'un halinden en iyi Eskişehirspor anlar. Çünkü biliyorum ki, bu hikayede ötekileştirilen takımların yanlı medyaya, yani size göre adı yok. Sizin "diğerleri" diyerek basite indirgediğiniz o takımların uğruna adanmış sayısız hayat var. Kulüplerin başarılarını geçtim, bari arada bir yalandan övdüğünüz bu taraftarlara saygınız olsun. Koskoca bir camia yıllarca bu günü beklemiş ve sonunda zafere ulaşmış. 47 yıl boyunca bu mutluluğu beklemiş bir taraftarın şampiyonluk sonrasındaki sabah ilk yapacağı iş piyasadaki tüm gazetelerden ikişer üçer almak olacaktır. Tek bir beklentiyle açar elindeki gazeteyi, o büyülü kelime ve ömrünü adadığı takımın adını yan yana görmek... Şimdi, yandaki şu gazetenin ilk sayfasına bakalım. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Tekrar söylüyorum, Bursaspor özelinde değil bu satırlar aslında. Ötekileştirilmeye çalışılan tüm camialar adına isyan ediyorum. Bu kadar mı korkuyorsunuz İstanbul kalenizin yıkılmasından? Aslında bir yandan da kutluyorum sizi, kurulduğu günden bugüne yıldızı bir türlü barışamamış onlarca Anadolu Kulübünü aynı cephede toplamayı başardınız. Alkışlar size gelsin!

Sözün özü, kim ne derse desin biz hep buradayız ve emin adımlarla yürüyoruz zafere doğru. Ütopik zamanlarında dahi dilimizden düşürmediğimiz ŞAMPİYONLUK türküsünü artık daha gür sesle söylüyoruz. Zorunuza gitmesin!

4.12.11

YORUMSUZ

Bazen sadece tek bir fotoğraf anlatır her şeyi, yıllardır dilinin ucunda olanı, bir türlü paylaşamadığın o duygu patlamasını. Bugün bir değil, iki fotoğraf anlattı içimdekileri! Öyle güzelsin ki Esesim...






*4 Aralık 2011 Bursaspor 0:1 Eskişehirspor

25.11.11

Ustalara Saygı Kuşağı



Fotoğraf karesinin ufacık bir noktasında gördüm onu. Hoş, görmesem de bu kare içinde baktığım her yerdeydi zaten. Ayhan Abi'yi bilen bilir. Şimdilerde Eskişehir'de emekliliğin tadını çıkaran, bugüne dek bir çok şehirde yaşamış, kelimenin tam anlamıyla cefakar Eskişehirspor taraftarı.. Ayhan Abi'nin bugün halen her maça boynunda getirdiği bir atkısı var. Tribünde artık emsali kalmamış olan bu atkının uzun yıllar el örmesi olduğuna inanmıştım. Ta ki bu fotoğrafa rastlayana kadar. Biraz araştırdıktan sonra öğrendim ki, Eskişehirspor tribünlerinin toplu olarak yaptırdığı ilk atkıymış bu.

Belki vardır hala evinin baş köşesinde saklayan, üşüdüğünde boynuna dolayıp çıkan dostları, ama ben Ayhan Abi'yle tanıdım bu atkıyı ve öyle de gidecek. Ne zaman tribünde görsem bir siyah bir kırmızı harflerle yazılı "ESKİŞEHİRSPOR"u, 100 metreden tanır, oraya doğru yönelir ve Ayhan Abi'yi bulurum ucunda. Dolayısıyla bu fotoğrafın benim için en büyük anlamıdır Ayderli Ayhan Abi...

Selam olsun tribün emekçilerine...

26.10.11

1 kuple mutluluk


Ligin ikinci haftası biterken 6 puan ve +5 averaj sahibi iki takımdan biriydik. Aynı durumdaki diğer takım -Bursaspor- 3. haftanın açılış maçını Beşiktaş'a karşı oynarken, bizi ilgilendiren bir durum ortaya çıktı. Olur da Bursaspor bu maçta yenilirse, averaj hesabına göre Eskişehirspor bir günlüğüne de olsa liderliğe çıkacaktı (severiz biz başkasının maçına bel bağlamayı.) Nitekim, dilediğimiz gibi sonuçlandı o maç (1-2) ve böylece 22 Eylül'ü 23'e bağlayan gece lider takımın taraftarı olarak, puan tablosuna bakarken uyuyakaldık. Mutlu, umutlu...

Sonrasında neler oldu, nasıl oldu anlayamadık. Henüz uyku sersemliğini atamamışken olaylar gelişti. Tehlike çanlarının çaldığı ama bizim duyamadığımız gün, oyun olarak her ne kadar üstün taraf olsak da Gençlerbirliği'ne 1 puan verdik evimizde ve 1 günlük liderliğimiz geride kalmış oldu hafta biterken. Devamı başlı başına kaos, keşmekeş..

Galatasaray, Trabzonspor, Orduspor, Manisaspor... 4 maç, 0 puan, yenilen 8 gole karşı atılan yalnız 1 gol!

Sahadaki oyundan bağımsız gerekçelerle de olsa "Yönetim İstifa" seslerinin oyuncularda yarattığı rehavet, gamsızlık, bize dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, ve daha bir sürü şey...

10. ayın 26. gününde Olimpiyat Stadyumu'nun boş tribünlerindeki tahmini 26 kişinin önünde, 10 kişilik Belediye'ye karşı 1 dakikalık galibiyet. Kötü gününe denk gelinmiş bir İbb karşısında yalnızca 1 dakikalık sevinç! Buna mutlu mu olmalıyız, bununla mı umutlanmalıyız şimdi biz?

Yazının varacağı bir sonuç yok; bir amacı, mesajı da yok. Yalnızca biraz rahatlamak istedim, dertleşmek istedim... Söylenecek o kadar çok şey birikti ki, hiç bir şey söyleyemez, konuşamaz hale geldim. Bir kuple olsun huzur istiyorum, mutlu olmak istiyorum, çok mu?!

Umutlandırıp utandıranlara selam olsun!




Hani soğuk havada oynanmış berbat bir maç sonrası eve gidince ılık bir duş alır, gevşemek istersin ya. Mayışıp oturursun öyle bir köşede, mümkünse kalorifer peteğine yakın bir minderde. İşte tam o anda yanında kırmızı şarap olsun ve fonda Semiha Yankı. Bugün iyi gider...

25.8.11

Balık Baştan Kokar


Şike, teşvik, adliye, play-off derken bir noktadan sonra kaynar suya alışan kurbağa gibi hissizleşmeye başladık skandallara karşı. Fakat aynı zamanda soğuduk da futboldan ve taraftarlıktan. Zira, neyin tarafı olduğumuzu algılayamaz, çözemez olduk bu süreçte. "Benim takımım, senin takımını döver" muhabbeti geride kaldı ve artık "benim sabrım seninkini döver" halini aldı. Dayanamayanlar alternatif sporlara yöneldi ve bana göre çok da güzel yaptı. Hatta, şeytan dürtmüyor değil, "bırak futbolu, gel babalar gibi curling takip edelim, vaktinde heveslenmiştin hani" diye. Neyse ki, şeytana uymadım ve sabretmeyi seçtim, her şeye rağmen!

Nihayet bize neyin taraftarı olduğumuzu hatırlatan gün geldi. Daha günün başında, "fikstür zerre umurumda değil" gibi cümlelerle kendimi ve etrafımdakileri kandırmayı denedim. Mamafih fayda etmedi. Hele ki, fikstürün ilk haftası belli olduktan sonra, çorap söküğü gibi geldi maçlar ve kalbe pompalanan kan oranı ufak da olsa bir yükseliş gösterdi.

Gelelim beni bu derece heyecana sevk eden yoğun maç programına...


Şu tabloya bakınca, ister istemez şaşkınlıkla mutluluk arası gidip geldim. Şaşkınlığım aslında maçlara değil, duyduğum heyecana oldu. Mutluluk da, sezonu kelimenin tam anlamıyla bir cümbüş eşliğinde açıyor oluşumuzdan. Öyle ki, futbol sezonunu giriş-gelişme-sonuç şeklinde değerlendirirsek, bizim için lig sonuç-giriş-gelişme gibi absürt bir tarzda gelişecek. Severim rutinden bağımsız yapılan her işi. Bu da öyle oldu, zorluk derecesi kıyaslandığında ilk 6 maç tam anlamıyla sonumuzu görmemizi sağlayacak türden. Sonraki dört maç, ligin başında olsa fena bir giriş olmazdı aslında. Ama, hedefler doğrultusunda yüzde yüz kazanmak zorunda olduğumuz maçlara lige fazlasıyla ısınmış halde girecek olmamız kısmen rahatlatıyor. Son yedi hafta, zaten gerçek anlamda ligin başladığı, son düzlük ve tam bu kıvamda rekabeti yaşayabileceğimiz rakipler, ak koyun, kara koyunun ortaya çıkacağı maçlar...


Fikstür itibariyle Eskişehirspor'un yolu kasım ayını görmeden belli olacak aşağı yukarı. Ya dışında kalacağız çemberin, yada çelik çomak oynayacağız çembere çomak sokarak!



15.8.11

Bizim Biyediç


Yalnızca iki maç.. Aslında sekiz artı iki maç, fakat sekiz maçın hiç bir önemi yok. Zaten aşağı yukarı gidişatın belli olduğu bir sezonun sonlarında, takımı dengede tutsun ve akabinde ne şekilde olursa olsun Süper Lig'e çıkartsın diye anlaşılmış bir teknik direktördü. Öyle de yaptı...


En uzun koşuysa elbet Eskişehir'de şampiyonluk, o onun en önemli yüz metresini koştu... *

Isınma turlarının ardından gerçek sınav zamanı geldiğinde onlarca kişinin emeğiyle var edilen ve 43 yıldır bir türlü tamamlanamayan 'Şampiyonluk Yolu'ndaki en kritik köprülerden birini inşa etti. Yolun başında yada sonunda değildi belki ama o iki günde orada yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Biyediç geldi, kilometre taşını dikti, gitti...

Kariyeri oldukça dolu olan Nejat Biyediç'in hatıra defterinde nasıl yer aldık bilemem; ama o bizim tebessüme ihtiyaç duyduğumuz anlarda kolay bulabilmek için köşesini katladığımız sayfada büyük puntolarla yerini sonsuza kadar korumaya devam edecek...


01.01.1959 - 15.08.2011

2008'de, 12 yıl aradan sonra tekrar Süper Lig'e çıkmamızı sağlayan Nejat Biyediç'e selam olsun!


3.7.11

Bugün kederliyim, kötüyüm bugün...



Masum bir aşkla giydiğim siyah kırmızı formamı çamura bulaştıranlar olmuş. Bugün öğrendim. Duyduğumda inanmak istemedim. Gidip dolabımı açtım, baş köşede duran en eski formama baktım hemen. Bıraktığım gibi duruyordu: Meşale yanıklarından oluşan delikleri, gol sevincinde kendini kaybeden -adını bilmediğim- bir amca tarafından çekildiği için sökülen dikişleri ve yine 90'da yediğimiz bir golün göz yaşları, görünmese de, üzerindeydi hala.

Bugün utanarak izlediğim haberlerde adı tatsız cümlelerde geçen takım, kim ne derse desin, benim aşık olduğum Eskişehirspor değil. Benim asıl aşık olduğum takım, hangi şehirde olduğunu bile hatırlayamadığım takımdan 7 gol yediğimiz yıllarda giydiğim; büyük şehirlerin küçük semtlerinde bulunan ve yalnızca bilmek zorunda olanların bildiği ara sokaklarda, stadyumun yerini sormak zorunda kaldığımız deplasmanlarda eskittiğim, şimdilerde dolabımda duran formayla bütünleşen Eskişehirspor. Dolaptaki o forma hala siyah ve hala kırmızı. Renkleri hala canlı, arması güzel. Üzerine sıçrayan çamur iz bırakacak, biliyorum ama hiç bir çamur, siyah ve kırmızının solmasına izin vermeyecek, bunu da biliyorum.

Çok maç kaybettik, küme düştük, fark yedik, vs... Ama tarihinin hiç bir döneminde bu kadar utanmamıştım bir Eskişehirspor taraftarı olarak. Bu lekede emeği geçen herkese tek tek saygılarımı(!) sunuyorum...


29.6.11

Asla Vazgeçme ! (ya da sen bilirsin)

Zaten içinde para olup olmadığından bile emin olmadığı banka hesabını ufak bir umutla kontrol etmek için geldiği ATM önünde, bir de sıra beklemek canını sıkıyordu. Ama, yapacak daha iyi bir işi olmadığı için beklemeye karar verdi. Beklerken sanki çok yoğun işleri varmış da bir an önce bankamatikten para transferleri yapıp gidecekmiş gibi bir havayla elinde telefonu, etrafına bakınıyordu. Sıranın en önündeki, yakın gözlüğünü evde unuttuğu için her tuşa otuz saniye bekleyip basan teyzenin bu bekleyişte payı büyük olsa da, günlerdir evden çıkmayan Özgür'in sosyalleşmesi için bu bekleyiş güzel bir fırsattı ve değerlendirmeliydi. Bankamatik kuyruğundaki her umutsuz genç gibi o da, sıranın ortalarında bekleyen alımlı kızla arasında bir şeyler yaşanması hayalini kurmuş olsa da, bu saçma aşk hikayesine kızın para çektikten sonra "o kadar güzelim ki herkes bana bakıyor, derhal buradan uzaklaşmalıyım" büyüklüğündeki adımlarla ilerlemesi sonucunda veda etti. Zaten güzel değildi.

Nihayetinde sıra Özgür'e geldi ve kartını elleri titreyerek yerleştirdi yuvasına. Şifresini girdi(her yurdum insanı gibi onun da şifresi tuttuğu takımın kuruluş yılıydı ve belki de bu yüzden kaybediyordu biraz da). Hesapta tam tamına 7 lira 64 kuruş vardı. Adeta yıkılmıştı, çıkar yol düşünüyordu ve biraz da sırada bekleyenlere karşı kurduğunu sandığı imajı bozmamak için bankamatik menüsünde dolanıyordu. "Ödemeler" sekmesinde "Şans Oyunları"nı gördüğünde kaderin ona ironik bir şaka yaptığına emin oldu ve eli istemsiz tuşladı bu seçeneği. Önünde bir kaç bahis sitesinin adı açıldı ve aniden içlerinden birindeki hesabı aklına geldi. Belki hesabındaki para çekemeyeceği kadar düşüktü ama şansını bir de bahiste deneyebilirdi. Hemen telefon rehberine girdi, bir zamanlar çılgın atıyordu bu sitelerde, o yüzden hesap numarasını telefonuna kaydetmişti (bunun bir diğer anlamı da, o kadar çok kaybediyordu ki, sürekli parası bittiği için yeniden yüklemesi gerekiyordu bahtsız kardeşimizin).

7 lirayı başarılı bir şekilde bahis hesabına aktardıktan sonra, büyük bir kibirle bankamatikten uzaklaşarak evinin yolunu tuttu. Belki bankamatik kuyruğundaki kız ona pas vermemişti, belki banka hesabında çekebileceği kadar meblağ yoktu ama artık bir umut vardı içinde: küllerinden doğacaktı! Eve gidip ilk iş olarak bilgisayarına yöneldi. Bahis sitesindeki hesabına girdiğinde yüzü gülüyordu, zira artık Bakiye: 7.00 TL yazıyordu. Futbol sezonu bittiği için alternatif bahislere yönelmek zorundaydı, Kadınlar Avrupa Basketbol Şampiyonası, Finlandiya ve Norveç ligleri ve Wimbledon Tenis Turnuvası... Kadınlar Basketbol Şampiyonası'ndan Letonya karşısında (-6,5) handikaplı Rusya ilk tercihiydi. Finlandiya'da yıllardır adını her gördüğünde bir kaç saniye boş boş baktığı, anlamlı gibi ama aslında anlamsız takım Inter Turku'nun 1,40 oranını görünce rakibin kim olduğuna bakmadan ekledi kuponuna. Yine adından dolayı seçtiği Viking takımı, tahmin ettiğiniz gibi Norveç liginden ve 1,55 orana sahipti. Kuponun son müsabakası her yaz izlerken büyük keyif aldığı fakat sonrasında sene boyu aklına bile gelmeyen Wimbledon Tenis Turnuvası'ndan tanıdığı üç oyuncudan biri olan Sharapova oldu(diğer ikisi de Venus ve Serena Williams kardeşler zaten). Büyük bir çılgınlık yaparak hesabındaki tüm parayı(7 lira) bu kupona yatırdı ve beklemeye başladı.

Maçlar teker teker Özgür'ün istediği gibi sonuçlanıyordu. Önce Rusya farklı kazanıyor, sonra soğuk ülkelerden arka arkaya gol haberleri geliyordu. Son maç olan Sharapova maçını izleyerek çifte keyif yaşamaya karar verdi. İlk sette sert servislerinin yanı sıra insan üstü çığlıklarıyla üstünlük kuran Sharapova maçı da 2-0 gibi rahat bir skorla alıyordu. Özgür gözlerine inanamadı. Daha sabah bankamatik ekranında görünce hüsrana uğradığı 7 liranın yerinde artık 32 lira vardı. Derhal para çekme talimatı vermeye karar verdi. Tam bir düz adam, adeta bir küçük hesaplar insanı olan Özgür, "kazanmışken üçe beşe bakmadan durmalıyım" mottosuyla "çekilecek meblağ" kutucuğuna 32 lira yazdı ve onayladı.

Ertesi sabah güne mutlu başladı. Aynaya bakıp insana benzedikten sonra oyalanmadan gittiği bankamatikte sıraya girdi. Yine en önde yaşlı bir teyze vardı fakat bu defa yakın gözlüğü gözünde, hızlı hızlı yapıyordu işlemlerini. Sıranın ortalarında duran alımlı kız arada bir dönüp kendisine bakıyor ve hatta gülümsüyor gibiydi. Özgür, elleri cebinde büyük bir öz güvenle sırasını beklerken etrafa "param var ve onu çekmeye geldim" bakışları atıyor, çaktırmadan da yandaki mağazanın vitrininden kendi yansımasını kesiyordu. Alımlı kız işini bitirip sıradan ayrılırken Özgür'e baktığında, Özgür "farkındayım çok yakışıklıyım ve bana bakıyorsun ama umurumda değilsin bebeğim" bakışı atmış olsa da kız, "salak şey" bakışı atıp gitti. Olsun, bugün hiç bir şey tadını kaçıramazdı. Nihayet sıra geldi ve kendinden emin bir şekilde şifresini girdi (şifresini değiştirmeyi aklına bile getirmedi). Para çekmek istediğiniz tutarı girin kutucuğuna ukala bir tebessümle "20" yazdı. Kalan 12 TL'yi hesapta bırakarak gelecekti kendisine jest yaptı ve içinden "unuttuğum bir gün 10 lirayı çeker, 2 lirayı bahis hesabıma atar ve yaşamaya devam ederim" dedi.

Artık makarna dışında bir şeyler yeme vaktiydi Özgür için, belki lahmacun, belki tavuk döner, belki de goralı; bu gizemini koruyan yemeği sonsuza dek yalnızca Özgür bilecekti... Kesin olan ise yemeğin yanında içeceği ayran, sonrasında kalan parayla alacağı sigara ve geleceğe bıraktığı umut tohumları!