deplasman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deplasman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.2.11

Olağan Şüpheliler


Batuhan 10 yaşında, Galatasaray Taraftarı minik bir kardeşimiz. Pazar günü oynanan maçta başına isabet eden bir gazoz şişesi nedeniyle kafatası kırılmış ve beyin kanaması geçirme riskiyle müşahede altında tutuluyor. Olay gecesi Batuhan'ın yanında yalnızca Eskişehirspor taraftarı varken, ertesi gün amcasının haklı serzenişini televizyonda gören tüm takım elbiseli, popülizmin hastası abiler akın etti hastaneye, ellerinde türlü hediyelerle. Ama benim takıldığım asıl olay sonuç değil, nedenler...

Bu olaydan yaklaşık bir ay önce açılışı yapıldı Türk Telekom Arena'nın. Avrupa'nın en iyi bilmem kaçıncı stadyumu olmasıyla övünüldü. Uefa ve Fifa kriterlerine uyması dile getirildi her fırsatta. Buraya kadar eyvallah. Ama unutulan bir gerçek var: Burası Türkiye.

Stadyumun ilk planlarında misafir takım tribünleri 419,420,217 ve 117 bloklarında düşünülmüş olsa da, iki tarafındaki Galatasaray taraftarıyla sıkıntı yaşamaması adına, yani güvenlik (!) gerekçesiyle alt kata tekabül eden 217 ve 117 blokları yerine üst katta her iki taraftaki bloklara genişletilerek 418-421 sırasına konuşlandırılmış.


Galatasaray gibi taraftar gücü yüksek bir takımın taraftarları elbette stadı dolduracaktı, buna şüphe yok. Eh, düşününce Eskişehirspor taraftarları da gittiği her deplasmanda kapasiteyi sonuna kadar kullanır, hatta genellikle de dışarıda kalanlar olur. Bunu da bilmeyen yoktur. Peki, bu bahsi geçen, sonradan değiştirilerek deplasman tribününe eklenen iki bloktan, zan altında bırakılan 421 numaralı blok ile, hemen altında kalan ve Galatasaray taraftarlarına ayrılmış olan 218 ve 118 numaralı bloklar arasında neden bir güvenlik ağı çekilmemişti? Kriterler demesin kimse bana, bu düpedüz güvenlik zaafıdır. Galatasaray Spor Kulübü tarafından ihmal edilmiş bir güvenlik çemberi nedeniyle Eskişehirspor taraftarları zanlı muamelesi görmekte günlerdir.


Şimdi de, herkesin dikkatinden kaçmış, daha doğrusu yanlı medya sayesinde dikkatlerden uzak tutulmuş bir diğer gerçeği konuşalım. Türk Telekom Arena'nın alt ve üst blokları arasında aralıksız olarak 157 loca yer almakta. Fahiş fiyatlarla stadyum henüz inşaat halindeyken satışı tamamlanan ve Galatasaray Kulübü'ne küçümsenmeyecek meblağlar kazandıran localar... Bu localarda sunulan hizmet gerçekten çok yüksek. Misal, deplasman tribününde ancak plastik bardaklarda alabileceğiniz su, ayran, meşrubat gibi hizmetleri, bu 157 locadan metal kutularında, cam şişelerinde temin etmeniz mümkün. Tıpkı, Batuhan'ın başına isabet eden gazoz şişesi gibi...!

Hayatında herhangi bir ilde, herhangi bir deplasman tribününe gitmiş olanlar iyi bilir ki, girişlerde inanılmaz sıkı aramalara tabi tutulursunuz. Hatta kimi stadyumlarda ayakkabılar dahi çıkartılıp güvenlik görevlilerine gösterilir. Hal böyleyken, bahsi geçen cam şişeyi deplasman tribününde tedarik etmek sanıldığı kadar kolay değil.

Kabul, maç içinde Galatasaray tribünlerinden gelen sözlü sataşmalara Eskişehirspor tribünlerinden plastik bardaklarla karşılık verildi. Ama ötesi olmadı. Her ne kadar bu hareket de başlı başına hata teşkil etse de, kafatası kırmayacağı bilinir. Kaldı ki, Batuhan kardeşimizin başına gelen maddenin cam olduğunun duyurusu yapılmıştı.

Şimdi verileri toparlarsak, iki komplo teorisi çıkıyor ortaya. Birincisi, herkesin üzerinde durduğu, Galatasaray Yönetimi'nin de görüntülerin elinde olduğunu söylediği teori: Eskişehirspor taraftarlarınca atılan şişenin Batuhan'a denk gelmiş ve yaralamış olması. İkinci teori ise herkesin göz ardı ettiği ama aslında parçaları birleştirince hiç de olasılık dışı durmayan teori: En ucuzu yıllık 40 bin TL karşılığında kiralanan localarda kolaylıkla temin edilen gazoz şişesinin, atılan sulara karşılık maksadıyla yukarı fırlatılması ve yetişmediği için sekerek Batuhan'a isabet etmesiyle yaralanmış olması. Olayın golden kısa süre sonra olması ise bu teoriyi destekler nitelikte, zira yurdum insanı sportif alanda yakalanan başarı sonrasında sıktığı kurşunlar yüzünden kaç masumun canına kastetti bugüne dek. Teorinin devamında şöyle de bir düşünce var, Galatasaray'ı bir spor kulübünden ticari bir şirkete dönüştürmeyi hedeflemiş işadamı Adnan Polat 3 yıllığına 120 bin tl kâr elde edeceği bir müşterisinden olmak yerine kolaya kaçıp deplasman tribününden birilerini hedef tahtası olarak kullanmayı tercih eder. Başbakan'a yalakalık yapmak için kendi taraftarına acımadan hakaretler yağdıran bir başkan düşünüldüğünde pek düşük bir olasılık değil.

Ortaya atılan her iki teorinin de kendince doğruluk payı var. Failler bulunana yada deşifre edilene dek bilinmezliğini sürdürecektir bu olay. Ama, olağan şüphelilerin arasında ihmal edilmiş bir masum var. Adı Batuhan, 10 yaşında. Tek suçu, amcasının karne hediyesi olarak aldığı biletle tuttuğu takımın maçını yakından izlemek istemesi. Dua edelim de Batuhan'ın durumu iyiye gitsin ve sağlığına kavuşsun. Gerisi cidden teferruat...



Özel not: Siyahına Kırmızına Ekibi olarak; olay yaşandığından bugüne dek Eskişehirspor taraftarı hakkında olumsuz ön yargılar yerine, ilgi ve alakadan duyduğu memnuniyeti dile getirdiği için Batuhan'ın ailesine özel teşekkürlerimizi ve geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

7.2.11

Totemlerin Alt Üst Olduğu Gün


Yenildiğimiz bir maç üzerine zorlayarak kötü bir yazı yazmaktansa, futbolun içinde tatlı bir ayrıntı gibi görünen ama aslında hayatın ortasında yeri olan bir konuyu yazmak istedim.

Üzerine onlarca film çekilmiş ciddi bir müessesedir totem. Annelerimizin kulak memesini çekip tahtaya vurması, arka arkaya iki bardak kırıldığında "üçüncüyü ben kırayım da uğursuzluk gitsin" demesi ve benzeri batıl inançlarıyla dalga geçen bizler, tuttuğumuz takımın başarısı için üşenmeyip 20 kişi yer değiştirir, şanssız olduğuna inandığımız bir arkadaşı maç saatinde zorla değil, kendisinin de gönüllü olarak kabul etmesiyle tuvalete kilitleriz ve bunları yaparken içimizden bir kişi bile yadırgamaz. Çok normal bir harekettir bize göre.

Maça, tribüne giderken giydiğimiz formayı, boynumuza doladığımız atkıyı takarken dahi, buna anlam yüklemekte zorlanmayan bir kitleyiz taraftarlar olarak. En basit örneği, geçen sezon bir dünya para verip aldığım formayı giydiğim maçlarda arka arkaya kaybedince bir daha çıkartmamak üzere dolabın en derin noktasına koymuş biriyim.

Dün de maçın önemine istinaden sayısız totem vardı Eskişehirspor taraftarlarınca yapılan. Aklımda kaldığı kadarını paylaşmak istedim. Ama öncesinde belirtmeliyim ki, maçı kaybetmiş olmamız totemlere olan inancımın bittiği anlamını taşımaz. Kesin bi' yerde hata yaptık. Yoksa kesin almıştık maçı...

* En uzun süreli totemden başlayalım; 10 Aralık 2010 tarihinde oynanan Beşiktaş maçındaki galibiyetten bugüne, 3 ay boyunca bıyıklarını kesmeyen Serdar, bunun yenilmeme serisine büyük katkısı olduğuna inanıyordu. Fakat dün itibariyle yolda gören çocukların "amca" demesine sebep olan uzunluktaki bıyıklarının hükmü kalmayan Serdar'ın daha önce hayatı boyunca hiç bıyık bırakmadığını düşününce cidden üzücü bir gelişme (gerçi yakışmamıştı bıyık ama olsun)

* Süha'nın "amin" adını verdiği bir totem var ki, yalnızca o değil, çevresindeki herkes ciddi anlamda inanıyor buna. Şöyle ki, takımın durumu ne kadar iyi olursa olsun, kağıt üzerinde ne kadar favori olursa olsun maçı soran herkese "her çıkışın bir inişi vardır" "artık kaybetme zamanımız geldi, şimdiye kadar iyi bile geldik, bu sefer acı sona hazır olmalıyız" gibi sözlerle amin yapıyor, mümkünse rakibi yere göğe sığdıramayarak yüceltip içten içe lehimize çeviriyor durumu. Maç içinde olur da erken öne geçersek, "işte X takımın dakikaları başladı, birazdan atarlar. Yapacak bi' şey yok, sağlık olsun" diye ağlaya ağlaya maçı almamızı sağlıyor. Maalesef dün çok içten yapamamış olacak ki tutmadı.

* Bir totem daha var. Biraz "amin"e benzese de, sonucunda ufak bir teselli ikramiyesi var. Maç öncesinde düzenli olarak "yeniliriz" "farklı kaybederiz" dedikten sonra mümkünse internet üzerinden tekli maç oynanan sitelerde, değilse de öylesine yapılmış bir iddaa kuponunda Eskişehirspor aleyhinde bahis yapılır. Böylece, bahiste kaybetmen, maçtan mutlu ayrılmanı sağlar. Bir nevi "tanrılar kurban istiyor" düşüncesinin fanatizmle birleşmesi. Ha, olur da totem patlarsa, maçtan üzgün bir şekilde ayrılıp eve gittiğinde bahis hesabındaki parayla teselli ikramiyesine kavuşursun. İki ucu aşklı değnek durumu. Dün bunu uygulayanların totemi de patlamış oldu. Zira, her maça değil de yalnızca riskli maçlarda bunu uygulayanlar teselli olarak aldıkları parayı muhtemelen dertlenip içtikleri rakıya ve sigaraya yatırdı. Elde var yine sıfır...

* Yine bizim tayfadan biri olan Seren'in kardeşi nadiren etkinliklerimize katılır, uzaktan severdi Eskişehirspor'u. Uzaktan da olsa aklı maçta olan Sezil'in zaman zaman yaptığı maç tahminleri, hem de doğru skorla, tutardı. Ama öyle her maça tahmin yapmaz, yalnızca içinden gelirse bir skor söyler ve istisnasız tuttururdu. Ancak, maçtan bir kaç gün önce hakkında yaptığımız bir muhabbette maça gelirse kazanacağımıza dair bir kanı oluştu. O andan itibaren herkes inanmış bir şekilde ısrarla maça davet etmeye başladı Sezil'i. O da türlü baskılara dayanamayıp maça geldi gelmesine ama maç öncesinde verdiği skor da (2-0), onun gelişi sayesinde kazanacağımıza dair inancımız da yalan oldu. Attığımız gollerin sayısını bilmiş olsa da, rakibin 4 golünü ihmal etti, sağlık olsun. Zorla totem olmayacağını kötü bir tecrübeyle de olsa öğrenmiş olduk.

* Son totem de bizzat benden geldi ve fena şekilde patladı. Aslında içeriği tamamen "amin"le örtüşüyor. Zaten, yukarıda bahsettiğim "amin yapan" güruha ben de dahilim ucundan kıyısından. Ama bu seferki yalnızca ekip içinde kalmadı maalesef. Zira bunu canlı yayında Ntvspor'da Yenilsen de Yensen de programında yaptım. Maçtan bir gün önce katıldığım programda takımın durumu hakkında konuşurken, ligin 6. sırasında ilk 5 veya ilk 4 savaşı veren bir takım olduğumuzu söylemek yerine realist olmak gerektiğini, 11. sıradaki takımla aramızda yalnızca 3 puan olduğunu ve bu nedenle kendimizi 11. sırada kabul ettiğimi, önümüzdeki maçlara bunu düşünerek çıkmamız gerektiğini söyledim. Evet bunu söylerken sonrasında olası puan kaybına hazırlıklı olmak vardı kafamda. Ama, içten içe tevazu göstererek maçı kazandıracağımı düşünmüştüm.

Olmadı... Neler yaptık neler denedik ama olmadı. Bizim elimizden hafta boyunca yalnızca bunlar geliyordu ve kendi yöntemlerimizle konsantre olduk maça. Maç sabahı hepimiz umutla uyandık, kalktık bin bir zahmet çekip maça gittik. Sesimiz kısılana kadar takıma inanç aşılamayı umduk. Ama, gerek erken gelen iki gol, gerek Ivesa'nın bu iki golden hemen sonra sakatlanmasıyla takımda, az da olsa, bulunan ruh gitti ve maç başlamadan bitti.

Kesin bi' yerde hata yaptık. Yoksa kesin almıştık maçı. Durmak yok, toteme devam!

4.2.11

Esaretin Bedeli


Tamam, taraftarız biz çekeriz cefa diye tezahüratlar yapıyoruz, söylüyoruz ama illa cefa istiyoruz diye de ısrar ettiğimizi hatırlamıyorum. Sanırım bizi yanlış anlayanlar olmuş ki, birazdan sıralayacağım sıkıntıları yaşayacağız pazar günü hep beraber...


Sezonun başlarında ciddi anlamda dibi görmüş, sonrasında kan değişikliğiyle birlikte altıncı sıraya kadar çıkmış bir takım var: Eskişehirspor. Zaten, deplasmanlara kalabalık gitmesiyle bilinen taraftarların işler de iyi giderken 2600 kişilik yer ayrılan bir İstanbul maçını kaçıracağını sanmıyorum. Dolayısıyla yaklaşık 1500 kadarı münferit olmak üzere 2500 kişilik bir kitle İstanbul'da olacak pazar günü. Gelelim sıkıntılara.

Türk Telekom Arena'daki inşaatın bir kısmı halen bitmediği için Galatasaray taraftarı ve Misafir takım taraftarları aynı girişi kullanıyor. Dolayısıyla güvenliği sağlamak zorlaşıyor. Bu nedenle İl Güvenlik Kurulu'nda alınan karar doğrultusunda deplasman taraftarının bulunduğu tribüne girişin sağlandığı kapı -net olmamakla beraber- 17:00 itibariyle kapanacak. Maç bitiminde de, zaten rutin prosedür olan misafir takımı bekletme uygulamasının abartılıp gece yarısına kadar bekletilmesi şeklinde söylentiler var. Zira, 2 hafta önce oynanan Sivasspor maçından sonra Sivaslı taraftarlar ancak gece 01:00 itibariyle terk edebilmiş ancak stadyumu.

Şimdiii, ufak bir matematik hesabıyla ortaya çıkan sonuç, yaklaşık olarak 8 saat, hadi iyi ihtimalle 6 saat kadar TT Arena'da mahsur kalmamız anlamını taşıyor. Tamam, maça giden taraftar, hele ki deplasmana giden taraftar birkaç saatini statta geçirmeyi göze alıp gider. Ancak, 6-7 saatlik bir zaman diliminde, hele ki tribünde tezahüratlara katılmış, efor sarf etmiş birinin temel gıdalara ihtiyacı olacaktır, kaçınılmaz olarak. Yemek yemeden dirense dahi susayacaktır en basitinden. Tam bu noktada, zaten çok defa tartışılmış olan TT Arena'daki büfelerin fiyat listesine bir göz atalım: Hamburger 12TL, Sandviç 16TL (içinde ne varsa artık), Kola 8TL, Sosisli 10TL ve 16TL olarak iki fiyatta, ve en temel ihtiyaç olan suyun 250ml'si 2TL! Evet hani bakkaldan 50 kuruş karşılığı aldığımız yarım litre suya oranla tam 8 kat pahalı. Tamam, ülkenin an itibariyle en modern, en gelişmiş stadyumu, fakat sudan bahsediyoruz, hani şu hepimizin günde 2 litre tüketmesi gereken su.

Şimdi toparlarsak; 6 saat boyunca üşüyen, susayan, acıkan ve fakat parası kısıtlı olduğu için ya hiç su dahi içemeyen, ya da bir bardak su içebilen bir taraftar, duruma göre maç içinde gelişen olayların da katacağı muhtemel bir üzüntü halini dışa nasıl vurur, cidden kestiremiyorum. Hele ki, iyimser bir şekilde 6 saat dediğim süre uzamaya başlarsa...


Bu yazıyı felaket tellallığı olarak görenler olacaktır muhakkak. Ancak, realist bir bakış açısıyla irdelersek olayı, zaten topluluk halinde hareket etmenin getirdiği bir öz güveni de hesaba katıp istenmeyen olaylar görmeye hazırlıklı olmalıyız. En önemlisi de, bu varsayımdaki olayların sorumlularını ararken yalnızca (at gözlükleriyle) esaret altına alınmış kitleye değil, 2600 taraftarı açlıkla imtihan etmekten utanç duymayan; görkemli stadyumuyla övünmekten başını kaldırıp da el atamadığı, ısrarla yaptırmayı ertelediği giriş çıkış kapılarını düzenlemek yerine kestirme çözümlere kaçan Galatasaray Spor Kulübü'ne de bakmalarını tavsiye ediyorum.

Maça bir günden fazla süre varken yazdığım bu yazıdaki karamsar tabloyu yaşamamak en büyük dileğim olsa da, sonrasında bizi kimse uyarmadı demeyin diye ben kuyuya taşı atan deli olmayı kabullendim...

12.1.11

Böyle Bir Gün Hiç Yaşanmadı

Sabaha ramak kala, güneş henüz doğmamışken alarmın ilk çalışında fırlayarak kalktım o sıcak yataktan, hani yıllarca okula gitmeden önce kalkmamak için bin takla attığım yataktan! Bayramlığını baş ucuna koyup uyurken sabahı bekleyen çocuk gibi asmıştım çoktan formamla atkımı dolabın köşesine. Gece uykum gelsin diye okumaya başladığım kitabı yarıladım stresten uykum kaçarken. Sanki ertesi akşam ülkenin uzak şehrindeki sahaya çıkacak olan benmişim gibi. Sanki, takımımın yıllardır değişmeyen kader çizgisine dokunacak, ona yeni, güzel bir yön verecek olan olan benmişim gibi... Duş almaya gidiyorum ayılmak için. Suyun altında dalıp gidiyorum henüz çıkmadığım yolculuğa.



Duş sonrası telefonum çalmaya başlıyor; arayanlar da uykusundan feragat etmiş, hatta bir kısmı uyumamış dostlarım. Buluşma saatinde, yerinde değişiklik yok. Günler öncesinden ayarlanmış minibüs şoförü de uyandırılmış tatlı uykusundan. Yalnız kaptan biraz huysuz, ama yadırgamıyoruz onu. Bir türlü empati kuramadığı bir grup genci 600 km uzaktaki şehre götürecek ve parasını alacak. Düşündüğü tek şey bu.

Forma tamam, atkı tamam, sabahın ayazında ısınmamı sağlayacak ve dönüş yolunda üzerime battaniye olacak polar da tamam. Hazırım artık evden çıkmaya, son kez etrafa bakarken geride bıraktığım yatağıma takılıyor gözüm ama aldırmadan çekiyorum kapıyı.

Sevgilisiyle buluşmaya giderken hep geciken arkadaşım dahil herkes buluşma noktasında hazır, bekliyorlar gelmemi. Erken çıkmış olmama rağmen son gelen ben oluyorum. Diğerleriyle buluşmak üzere yürümeye başlıyoruz. Önümüzde, muhtemelen geceyi barlarda bitirdikten sonra sokakta sabahlamaya karar vermiş bir çift yürüyor. Dertleri bizimkinden apayrı, romantik bir pazar kahvaltısı büyük ihtimalle. Belki ben de bir pazarı kız arkadaşıma ayırmalıyım diye geçiriyorum içimden, lig tatile girdiğinde mesela...

Çağlar çantasından bir meşale çıkartıp yakıyor sabahın altısında, etrafındaki akşamdan kalmalara aldırmadan. Daha 7 saatlik yola çıkmadan havaya giriyoruz sayesinde. Ama henüz çok erken, sesimizi ve enerjimizi tüketmemeliyiz erkenden. Önümüzdeki romantik çiftin arkasından kahvaltı yapmak üzere fırına giriyoruz biz de, ama onlardan farklı olarak oyalanmadan ayak üstü atıştırıp yola koyuluyoruz tekrar. Çıkarken, masada oturan kız bize şaşkın gözlerle bakıyor, yanında oturan romantik adam da içten içe imrendiğini belli ediyor bize, muhtemelen o da bugün aynı yolculuğa çıkmayı istedi ama izin koparamadı sevgilisinden.

Nihayet buluştuk ekibin kalan kısmıyla. Artık yola çıkmaya hazırız, ama öncesinde 24 saat açık Tekel bize kahvaltı sonrasında cila imkanı sunuyor. Normal şartlarda akşam altıdan önce içenlere alkol bağımlısı denir, ancak bugün istisna, deplasmana gidiyoruz ve bizim için saat kavramı yok. Güneş doğdu biraları yudumlarken, kemiklerimizi ısıtmak için polarları çantalara atınca yeni doğan gün gibi kızarıyoruz biz de formalarımızla... Muhabbete başlıyoruz sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi. Oysa iki gün öncesinde yine bir bahane bulup bir araya gelmiştik.

Sonunda geldi araç. Kaptan da uykusunu almış bir halde çıkınca karşımıza rahat ettim biraz. Araçta tüketilecek biralar da alındığına göre artık hazırız büyük gün için. Yolun ilk yarım saati hafızamın derinliklerinde unuttuğum paslanmış besteleri söyleyerek geçti, yıllar içinde sağda solda duyduğum ama sık tekrarlanmadığı için unutulmuş sözlere sahip güzel besteler...

Ama yolumuz uzun, biraz dinlenme vakti. Herkes bir şeylerle oyalanırken ben camdan dışarı bakıyorum ve dalıp gidiyorum yine, tıpkı sabah duşta ayılmak için bilerek açtığım soğuk suyun altında olduğu gibi. Bu kez aklımda dönüş yolu var, "acaba"larla dolu cümleler. Merağımı gidermem fazla gecikmeyecek. Biliyorum, her zaman olduğu gibi günlerce geçmek bilmeyen zaman, maç günü bir çırpıda yaşanacak ve bana sadece hissettiklerimi bırakacak, anılardan ziyade...

Yol kenarında mola veriyoruz. Ağaçlıktan bulduğum bir sopa parçasıyla, henüz yeni düzleştirilip beton olmak üzere kurumaya bırakılan çimentoya imzamızı atıyorum, unutmasın yollar bizi diye. Hoş, yalnızca yolların değil, arkada bıraktığımız şehirlerin, minibüs şoförünün, fırındaki çiftin, sıcak yatağımın ve yine bir pazar günü yalnız bıraktığım sevgilimin hafızasında yer etmişti bugün çoktan, biliyorum...

Dönüş yolundayız... Skoru hatırlamıyorum, hangi şehirdeydi maç bilmiyorum. Arabada kederle mırıldananları hatırlıyorum sadece, ne söyledikleri kalmamış aklımda. Ama, yine camdan bakıyorum dışarı, etraf karanlık. Camın yansımasından yüzümü ve bir elinde sigara, diğer elinde birasıyla ayakta duran Çağlar'ı görüyorum. Yenilmişiz belli ki, kıl payı şampiyonluk mu gitti yoksa küme mi düştük hatırlamıyorum, zaten umursamıyorum pek ama efkarlıyım işte, hissediyorum. Aklımda kalanlar bir kaç kare fotoğraftan ibaret ama hissettiklerimi kaleme dökmeyi denesem hiç bir zaman bitiremeyeceğim bir roman olur.

Herhangi bir sezonun herhangi bir ilkbaharında bir pazar günü var aklımda kalan şimdi sadece. Yola çıktığımız şehre döndüğümüzde tüm detaylar siliniyor kafamdan birer birer. Yürüyoruz eve doğru bilinmez bir mağlubiyet sonrasında yine, yanımda dostlarımla. Çağlar, galibiyet için maç sonuna sakladığı meşaleyi çıkarıp yakıyor karanlık ve boş sokakta yürürken yine hiç bir şeyi düşünmeden...

Tekrar eve geliyorum ve üstümü değiştirmeden yol boyu sıcaklığına sığındığım polarımla yatıyorum yatağıma, bıraktığım gibi değil, soğuk karşılıyor beni. Uyuyorum...