öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.12.12

Çocuklar inanın...

Korkuyorum sanırım. Sonucuna umutla baktığım her şey gibi bunun da tatsız biteceğinden korkuyorum. Ama yapamıyorum. Yine inanıyorum, yine umutlanıyorum, yine bekliyorum. Çocuksu bir hevesle yeni alınmış defterin ilk sayfasına bakar gibi umutla bakıyorum puan tablosuna her sezon başında. "Olacak!" diyorum, "bu defa olacak." Olmaması için sayısız neden zihnimde dolanırken aradan tiz bir ses "neden olmasın?" diyor ve ben sadece onu duyuyorum. Susturamıyorum o çocuğu. "Bak" diyor, "sadece biraz şanssızdık öncekilerde. Bu defa olmaması için neden yok aslında". Yine tüm saflığım ve inatçı yanımla sarılıyorum çocuğun söylediklerine.

Sus be çocuk, üzüleceksin yine. Sus...

Aslında susturmak istemiyorum o çocuğu. İnançla beklesin istiyorum tadını bilmediği o lezzeti. Eğer bir gün olursa "ben demiştim" diye gözleri dolu dolu baksın istiyorum etrafa. Kimsenin umursamadığı , dikkate almadığı o çocuk haklı çıksın istiyorum. Hayatında bir defa olsun nasıl bir his olduğunu bilmeden mırıldandığı o kelimelerin gerçekliğini doyasıya yaşasın istiyorum: "Şampiyonuz!" diye bağırsın. Sesi, kendi bile duyamayacağı kadar kısılsın. Ağlasın, şaşırsın, sevinsin ve boşluğa düşsün. Ne yapacağını bilemesin.

Hayatında ilk defa sabahlasın o çocuk. Uyumayı aklına getirmediği gibi ailesi de odasına, uykuya yollamasın. Sokağa çıksınlar; bir elinde annesi, diğer elinde babası olsun. Sonra "bayrak" desin, "bayrağı ver anne, babamın omuzlarına çıkıp sallamak istiyorum".  Aslında omuz için yaşı biraz geçkin olmasına rağmen babasının gönlü razı olamadığı için şehrin heyecanlı hareketlenmesini bir çocuğun ulaşabileceği en yüksek mutluluk noktasından izlesin: Babasının omuzlarından!

Olacak be çocuk. Sen yeter ki o tiz sesinle konuşmaya devam et,  yeter ki susma.

Henüz yaşın çok ufak. Büyüyecek ve göreceksin bak, bir gün mutlaka haklı çıkacaksın. O gün geldiğinde henüz kendi içindeki çocuğa sarılamadan oğlunu kucaklayıp sokaklara atacaksın kendini. Omuzlarına çıkmak isteyecek elini tutup seni çekiştiren oğlun, annesinden bayrağı kaparak. Kırmayacaksın. Yorulmadan saatlerce dolaşacaksınız adım adım, sokak sokak. O, şehri senin omuzlarından izlerken sen ona bakacaksın ve içindeki çocuğa sesleneceksin tok bir sesle: "Demek böyle bir duyguymuş."



Şampiyonluk çok uzak değil,
Yeter ki sen yürekten oyna Eskişehir...

17.6.12

Güzelleme

Tarihi geçmiş gazete kağıdına sarılı yetmişlik rakıyı ve yine eski gazetelerden yapılma kese kağıdına doldurulmuş karışık çerezi siyah bir poşete yerleştirdi, bana uzattı. Tam gitmek üzereydim ki, Numan amca "dur" dedi, "şunları da al, ağabeyinle yersiniz, benden". Elime aldığım ikinci poşet beyazdı ve içinde iki paket cips olduğu görülüyordu. Hediye alan her çocuk gibi benim de gözlerimin içi gülmüştü. Ailemin bana öğrettiği terbiye gereği kabul etmemiş gibi yapsam da Numan amca bu nezaketen reddedişimi saniyede göz kırparak bertaraf etti. Gülümseyip teşekkür ederek çıktım bakkaldan. Litrelik meyve sularının cam şişelerde satıldığı yıllardı...

Dört kişilik evin üç erkeği olarak biz üzerimize düşeni yapıp televizyon izlerken annem mutfakta tabakları hazırlıyordu sofra için, duyuyordum. (Yalnızca annelerin çıkarabildiği melodik sesler vardır mutfakta.) Kapı çaldı. Evin küçüğü olarak her zaman olduğu gibi yine ben koşmuştum kapıya, içimdeki merak ve görev aşkıyla. Teyzemler gelmiş. Hemen görev dağılımı yapıldı ve tatlı bir telaşla sofra kuruldu, yemekler geldi ve muhabbet güzelleşmeye başladı. Biz çocuklar, annelerimizin direktifleriyle yemeğin tabakta kalan o "en lezzetli" yerine ekmeği bandırıp bitirdikten sonra sofra renk değiştirdi. Temiz tabaklarla meyveler ve çerezler geldi, önümüzdeki boş tabaklar gitti. Sadece iki adamın önündeki tabaklar kalmıştı masada. Rakıya iyi meze olur diye yemek sonunda etlerin tabakta bırakıldığını öğrendiğim yıllardı.

Televizyon kapalı, Almanya'dan bin bir uğraşla getirtilmiş müzik setinin üzerindeki kapak açıktı. Bana hep büyülü gelen o teknoloji yine ortaya çıkmıştı ve bu durum beni çok mutlu ediyordu. Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk, Tanju Okan, Zeki Müren... Güzel muhabbetli rakı sofralarının olmazsa olmazları çalıyordu birer birer. Annem ve teyzem kendileri için demledikleri çaya çerezi meze etmiş, bir yandan meyve soyuyorlardı bizim için. Ama benim gözüm sofradaydı. Babamın veya eniştemin bize seslenip yanlarına çağırması için gözlerinin içine bakıyordum. Onların hazırlayıp uzattığı çataldan dilimlenmiş ballı muz yemenin yanına erişemezdi çünkü hiç bir lezzet. Beklentimizin farkındaydılar ve teker teker çağırıp istikhakımız olan meyveleri yedirdiler kendi elleriyle.

Saatler ilerledikçe muhabbet derinleşmiş, şarkılar ağırlaşmıştı. Eniştemin vazgeçilmezi "Haydi Abbas" çaldığında ortamdaki herkes susup eniştemin şarkıya eşlik edişini izledi. Şarkıyı söylemiyor, yaşıyordu sanki. Sonrasında gecenin finali her zamanki gibi "Dönülmez Akşamın Ufkundayız" ile yapıldı ve buna biz de katıldık. (Hayatımda ilk defa beni de yanlarında balığa götürdüklerinde "Milli marşımız bu bizim..." demişlerdi , "...söyle bakalım şimdi baştan sona, biz de sana ufak ufak eşlik ederiz. Ama söylemezsen bir daha balık yok, ona göre!" Benim için hayatımın sınavlarından biriydi bu. Her ne kadar bazı yerlerini tam kıvıramasam da 10 yaşındaki bir çocuk için oldukça güzel söylemiştim. Ya da bana öyle hissettirmişlerdi, bilmiyorum.)

Hafif çakırkeyf halde sofradan kalkarken bize doğru dönüp "biz balığa gidiyoruz" dediler. Annemler sadece gülerek tepki gösterdi. Çünkü bu artık bir gelenek halini almıştı. Yıl boyu şehre hapsolmuş hisseden babam, eniştem ve arkadaşları havanın ısınmasıyla birlikte ilk fırsatta balığa kaçardı. Balığa gitmek, her ne kadar "balık tutmaya gitmek" gibi algılansa da, değildi. Balığa gitmek; sükuneti yaşamak, kendini dinlemek, doğayı hissetmek, dostlarla sohbet edebilmek, paylaşmaktı. Çok defa balık tutmadan, hatta olta dahi atmadan döndükleri olmuştu balıktan. Balığa gitmek, balık tutmaktan çok daha fazlasıydı kısaca.
Aradan zaman geçti, çok zaman...

Gittiler. Önden babam gitti, suya yakın bir noktada çadırı kurdu, oltaları hazırladı, ateş yakmak için malzeme topladı, küçük tüpün tepesine kurduğu lüks lambasını yaktı ve tam rakıyı açacakken eniştem belirdi yanında. Babamın o rakıyı yalnız içmesine gönlü razı olmamış olacak ki, oltasını kapıp yanına gitti aniden. Selamlaşma faslının ardından oturdular çilingir sofrasına ve oturumu açtılar; "Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç..."




Hala fırsatı olan varsa o çok teknolojik dünyasındaki hayatına bir günlüğüne ara versin. Telefonu, bilgisayarı, televizyonu kapatıp karşısına otursun babasının. Radyodan Türk Sanat Müziği çalan bir kanal bulsun ve sadece muhabbet etsin babasıyla. Paylaşsın, anlatsın, dinlesin. Konuşsun işte. Vakit çok geç olmadan! 

29.6.11

Asla Vazgeçme ! (ya da sen bilirsin)

Zaten içinde para olup olmadığından bile emin olmadığı banka hesabını ufak bir umutla kontrol etmek için geldiği ATM önünde, bir de sıra beklemek canını sıkıyordu. Ama, yapacak daha iyi bir işi olmadığı için beklemeye karar verdi. Beklerken sanki çok yoğun işleri varmış da bir an önce bankamatikten para transferleri yapıp gidecekmiş gibi bir havayla elinde telefonu, etrafına bakınıyordu. Sıranın en önündeki, yakın gözlüğünü evde unuttuğu için her tuşa otuz saniye bekleyip basan teyzenin bu bekleyişte payı büyük olsa da, günlerdir evden çıkmayan Özgür'in sosyalleşmesi için bu bekleyiş güzel bir fırsattı ve değerlendirmeliydi. Bankamatik kuyruğundaki her umutsuz genç gibi o da, sıranın ortalarında bekleyen alımlı kızla arasında bir şeyler yaşanması hayalini kurmuş olsa da, bu saçma aşk hikayesine kızın para çektikten sonra "o kadar güzelim ki herkes bana bakıyor, derhal buradan uzaklaşmalıyım" büyüklüğündeki adımlarla ilerlemesi sonucunda veda etti. Zaten güzel değildi.

Nihayetinde sıra Özgür'e geldi ve kartını elleri titreyerek yerleştirdi yuvasına. Şifresini girdi(her yurdum insanı gibi onun da şifresi tuttuğu takımın kuruluş yılıydı ve belki de bu yüzden kaybediyordu biraz da). Hesapta tam tamına 7 lira 64 kuruş vardı. Adeta yıkılmıştı, çıkar yol düşünüyordu ve biraz da sırada bekleyenlere karşı kurduğunu sandığı imajı bozmamak için bankamatik menüsünde dolanıyordu. "Ödemeler" sekmesinde "Şans Oyunları"nı gördüğünde kaderin ona ironik bir şaka yaptığına emin oldu ve eli istemsiz tuşladı bu seçeneği. Önünde bir kaç bahis sitesinin adı açıldı ve aniden içlerinden birindeki hesabı aklına geldi. Belki hesabındaki para çekemeyeceği kadar düşüktü ama şansını bir de bahiste deneyebilirdi. Hemen telefon rehberine girdi, bir zamanlar çılgın atıyordu bu sitelerde, o yüzden hesap numarasını telefonuna kaydetmişti (bunun bir diğer anlamı da, o kadar çok kaybediyordu ki, sürekli parası bittiği için yeniden yüklemesi gerekiyordu bahtsız kardeşimizin).

7 lirayı başarılı bir şekilde bahis hesabına aktardıktan sonra, büyük bir kibirle bankamatikten uzaklaşarak evinin yolunu tuttu. Belki bankamatik kuyruğundaki kız ona pas vermemişti, belki banka hesabında çekebileceği kadar meblağ yoktu ama artık bir umut vardı içinde: küllerinden doğacaktı! Eve gidip ilk iş olarak bilgisayarına yöneldi. Bahis sitesindeki hesabına girdiğinde yüzü gülüyordu, zira artık Bakiye: 7.00 TL yazıyordu. Futbol sezonu bittiği için alternatif bahislere yönelmek zorundaydı, Kadınlar Avrupa Basketbol Şampiyonası, Finlandiya ve Norveç ligleri ve Wimbledon Tenis Turnuvası... Kadınlar Basketbol Şampiyonası'ndan Letonya karşısında (-6,5) handikaplı Rusya ilk tercihiydi. Finlandiya'da yıllardır adını her gördüğünde bir kaç saniye boş boş baktığı, anlamlı gibi ama aslında anlamsız takım Inter Turku'nun 1,40 oranını görünce rakibin kim olduğuna bakmadan ekledi kuponuna. Yine adından dolayı seçtiği Viking takımı, tahmin ettiğiniz gibi Norveç liginden ve 1,55 orana sahipti. Kuponun son müsabakası her yaz izlerken büyük keyif aldığı fakat sonrasında sene boyu aklına bile gelmeyen Wimbledon Tenis Turnuvası'ndan tanıdığı üç oyuncudan biri olan Sharapova oldu(diğer ikisi de Venus ve Serena Williams kardeşler zaten). Büyük bir çılgınlık yaparak hesabındaki tüm parayı(7 lira) bu kupona yatırdı ve beklemeye başladı.

Maçlar teker teker Özgür'ün istediği gibi sonuçlanıyordu. Önce Rusya farklı kazanıyor, sonra soğuk ülkelerden arka arkaya gol haberleri geliyordu. Son maç olan Sharapova maçını izleyerek çifte keyif yaşamaya karar verdi. İlk sette sert servislerinin yanı sıra insan üstü çığlıklarıyla üstünlük kuran Sharapova maçı da 2-0 gibi rahat bir skorla alıyordu. Özgür gözlerine inanamadı. Daha sabah bankamatik ekranında görünce hüsrana uğradığı 7 liranın yerinde artık 32 lira vardı. Derhal para çekme talimatı vermeye karar verdi. Tam bir düz adam, adeta bir küçük hesaplar insanı olan Özgür, "kazanmışken üçe beşe bakmadan durmalıyım" mottosuyla "çekilecek meblağ" kutucuğuna 32 lira yazdı ve onayladı.

Ertesi sabah güne mutlu başladı. Aynaya bakıp insana benzedikten sonra oyalanmadan gittiği bankamatikte sıraya girdi. Yine en önde yaşlı bir teyze vardı fakat bu defa yakın gözlüğü gözünde, hızlı hızlı yapıyordu işlemlerini. Sıranın ortalarında duran alımlı kız arada bir dönüp kendisine bakıyor ve hatta gülümsüyor gibiydi. Özgür, elleri cebinde büyük bir öz güvenle sırasını beklerken etrafa "param var ve onu çekmeye geldim" bakışları atıyor, çaktırmadan da yandaki mağazanın vitrininden kendi yansımasını kesiyordu. Alımlı kız işini bitirip sıradan ayrılırken Özgür'e baktığında, Özgür "farkındayım çok yakışıklıyım ve bana bakıyorsun ama umurumda değilsin bebeğim" bakışı atmış olsa da kız, "salak şey" bakışı atıp gitti. Olsun, bugün hiç bir şey tadını kaçıramazdı. Nihayet sıra geldi ve kendinden emin bir şekilde şifresini girdi (şifresini değiştirmeyi aklına bile getirmedi). Para çekmek istediğiniz tutarı girin kutucuğuna ukala bir tebessümle "20" yazdı. Kalan 12 TL'yi hesapta bırakarak gelecekti kendisine jest yaptı ve içinden "unuttuğum bir gün 10 lirayı çeker, 2 lirayı bahis hesabıma atar ve yaşamaya devam ederim" dedi.

Artık makarna dışında bir şeyler yeme vaktiydi Özgür için, belki lahmacun, belki tavuk döner, belki de goralı; bu gizemini koruyan yemeği sonsuza dek yalnızca Özgür bilecekti... Kesin olan ise yemeğin yanında içeceği ayran, sonrasında kalan parayla alacağı sigara ve geleceğe bıraktığı umut tohumları!



14.3.11

Just A Perfect Day

"Her güzel anı bir iz bırakır mutlaka" dedi Kaan. Parmağımdaki yaraya bakıp gülümsedim. Evet, normal bir hareket değildi bu, ama zaten normal bir günde değildik...



Yaz aylarında bile esen rüzgar nedeniyle buz kesen Olimpiyat Stadyumu'na gidecektik ve bir haftadır durmadan kar yağıyordu. Kendimizi Sibirya soğuklarına şartlandırmış, endişeyle cumartesiyi bekliyorduk. Hemen herkes o günden sonraki bir haftasını yatakta hasta geçirebileceğinin bilincindeydi. Ama evde oturup kalorifere sırtını dayamaktansa, kanyak yudumlayarak ısınmayı daha cazip buluyorlardı.

Kült bir roman öncesinde bohem hayat süren bir yazar gibiydi İstanbul: soğuk, içe kapanık, sessiz. Cumartesiye hazırlanıyordu...

Güne uyandığımda açılan perdeyle birlikte odaya aniden giren güneş, bir haftadır süren karmaşık iklimi gündüze çevirmişti. Cumartesi sıradan bir gün değildi, hatta "gün" gibi de değildi. Karaktere bürünmüştü sanki. O da bizim gibi akşamdan kalmaydı. Başını kaldırmış gökyüzüne bakıyor, sıcaklığı hissediyordu, umutluydu, bizim gibi...

Öğleden sonra oynanacak maça rutin güzergahtan gittik; sabah simit dünyasında doyurucu ve sağlıklı bir kahvaltı, ardından henüz cuma gecesinde içilen alkolü kanından atamamış İstiklal Caddesi'nde kat edilen kısa ama güzel muhabbetli yol, ve nihayetinde uğrak mekanlardan birinde akşamdan kalma çivileri sökme çabası...

Göbeğinde yaşadığım ama bana hep uzak duran şehir İstanbul, yılın yalnızca bir kaç gününde evimde hissi yaşatıyor bana. Yine o günlerden biriydi. Normal şartlarda o saatlerde sükunetin hakim olduğu bir saatte Mis Sokak'ta mütevazı bir mekan şaşırtıcı bir mırıldanmayla düzeni bozuyordu. İçilen biralar kahvaltıya cila, muhabbete mezeydi. Kan akışının hızıyla paralel bir enerji yükseldi ortamda ve ufak ufak arttı çıkan sesin düzeyi. Tezahüratların doruk noktaya vardığı anda artık yola koyulma vakti gelmişti. Isınma turunu tadında bırakmak, günü yakalamanın en doğru yoluydu ve çıktık...

Normal şartlarda, bir hafta öncesinde yapılan planlamada bizi bekleyen otobüslere toplu bir yürüyüş yoktu, ancak farkına bile varmadan yaklaşık 50 kişi bir araya toplanmış "günaydın!" diyorduk gece mesaisinden uyanan Beyoğlu'na... Normal bir gün olmadığının sinyalleri başlamıştı çoktan!

Yoldayız... İstanbul'dan İstanbul'a 2 otobüs dolusu taraftar deplasman yolculuğuna çıktık. Olimpiyat Stadyumu'na ulaşmanın zorluğundan yakınmak yerine basit bir taktikle anılara bir iki satır daha ekledik.

Bataklık kıvamında yolları aşıp vardık otoparkına stadyumun. Henüz bilmiyorduk o dev alanın hayatımızda nasıl bir anlam kazanacağını. Tam gün okuyan liseli öğrencilerin öğle tatilinde yaptığı gibi herkes dört bir yana dağılmış volta atıyordu anlamsız anlamsız. Ben de onlardan biriydim. Elimde boş su şişesiyle sağa sola doğru yürüyordum. Öyle derinlere dalmışım ki, maçın başlamasına az bir süre kaldığını insanların azaldığını görünce fark ettim. Hemen giriş yaptım tribüne, yol arkadaşlarımla...

Maç vardı sahi bugün, oysa ben uzun zamandır görüşmediğim dostlarımla hasret giderdiğim bir pilav günü gibi davranıyordum. 350 km uzaktan, ama aslında bana o kadar da uzak olmayan şehirden, Eskişehir'den gelenleri görüp içten içe imreniyordum, akşam yine o güzel şehre dönecekleri için!

Aslında o kadar anı arasında ufak bir detay ama not düşelim, maçı güzel bir oyunla 2-0 kazandık. Hem de öyle böyle değil, ayakta alkışlatacak cinsten bir oyunla. Mutluydum...

Ve aslında hikayenin tam da başladığı an, otoparka dönüş... Eskişehir'e doğru yola çıkacak arkadaşlarımla vedalaşarak otobüsün yanına vardım. Ancak tuhaf bir durum vardı. İki otobüs olarak geldiğimiz park yerinde bir tanesi eksikti. İnsanlar teker teker araçlarıyla uzaklaştığı esnada öğrendik gerekçeyi. Lastik, bozuk yollara dayanamamış ve patlamış o engebeli yollarda. Biz maçtayken şoför de halledip dönerim diye düşünmüş. İşi uzayınca da bizim orada öylece beklememize neden olmuş.

Gitmeyi tercih edenler oldu ve bekleyen otobüsle yola çıktılar. Biz, yaklaşık 40 kişi beklemeye başladık otoparkta. Başlangıçta yaklaşık bir yarım saat bekler, gideriz sanıyorduk. Ama, öyle olmadı. Hava karardı, zaman aktı ve biz iki saatten fazla bekledik o otoparkta...

Beklemeye başladığımızda hava henüz aydınlıktı, oyalanıyorduk. Yerlere atılmış yarı dolu su şişeleri direk, kısmen büyük bir şişe de top oldu. Yıllardır işlek caddeler arasında sıkışmış apartman dairelerinde yaşayan koca koca adamlar için çocukluğa dönme fırsatı tepilemezdi, tepmedik. Hafta içi bankada şirket yöneticileriyle toplantıya giren Süha, mühendis arkadaşına attığı çalımla mutlu oluyordu. Biraz ilerideki başka bir grup çalı çırpı olmayan bir alanda yakacak malzeme arayışına girmişti. Onlara katıldım, zira biraz sonra hava kararacak ve ısınmaya, aydınlanmaya ihtiyacımız olacaktı...

Maç köftecisinin tezgah altına gelişi güzel attığı, ona göre çöp, bize göre yanıcı madde olan kağıtları, kartonları bir araya getirip havanın kararmasıyla ateşledik. Henüz hava soğumamıştı ama ateşin etrafında spontane bir çember oluştu. Biri o cılız ateşe mangal kömürü muamelesi yapıp bulduğu kartonla yellerken başka biri hıdrellezin tarihini erkene çekmiş, ateş üzerinden atlıyordu. Besteler, tezahüratlar zaten gün boyu dillerdeydi ama havanın tam anlamıyla kararması ve ateşin de coşmasıyla birden bire sanki orada mahsur kalmış, otobüs bekleyen bir grup değil de, mahallenin köşe başında toplanmış bıçkın delikanlılar gibiydik.

Hatırlamadığım bir ses, "uzun eşek oynayalım" dedi. Yadırgamak bir yana, talep yoğunluğu nedeniyle, tam da ruhumuza uygun bir adaletle "aldım verdim" yaptık. Yine çocukluğumuzdan kalma bir eğlence, ancak bu sefer acı bir gerçekle yüzleştik: eskisi kadar atik değildik. Bir kaç tur oynadıktan sonra topluca yıkıldık yere, kimi belini tutuyordu kimi gülüyordu. Benim parmağım da işte tam o kargaşada birinin ayağı altında ezildi. Ufak bir yara ve ezilme oluştu. Ama ben de parmağıma bakarken bıyık altından gülüyordum...

Otobüs geldiğinde, annesi tarafından sokakta oynarken eve çağrılan çocuk gibi asıktı suratımız. Arkama dönüp baktım otobüse doğru yürürken; soğuk, büyük bir alan ve etrafında yaşam belirtisi olmayan ürkütücü bir geceydi gördüğüm. Aklım karıştı, iki saat boyunca inanılmaz keyif aldığım alan gerçekten böyle bir yer olamazdı. Düşünceler içinde bir koltuğa geçtim öylece... Ekipte şoföre karşı bir homurdanma, bir isyan belirtisi yoktu. Aksine uykuya dalmıştı bir çok kişi yorgunluktan.

Tekrar Taksim'deyiz, yemek yiyoruz günün bittiğini sanarak. Formalarımızdan dolayı arka masamızdaki Japon'ların ilgisini çekmişiz, muhabbet edip hatıra fotoğrafı çektiriyolarlar bizimle. Ben masamda oturmuş parmağımdaki yaraya bakarken Kaan bana "Her güzel anı bir iz bırakır mutlaka" diyor, gülümsüyorum...

Tekrar güne başladığımız Mis Sokak'taki o mütevazı mekana yürüyoruz. Beyoğlu gece mesaine başlamış biz gelmeden. Biralarımızı yudumlarken tam da sırtımı yasladığım anda Lou Reed'den "Just A Perfect Day" çalıyor mekanda, şaşırmıyorum bu finale. Gülümsüyorum...




14.2.11

14 Şubat




Aslında güzel de gidiyordu ama başlarda söylediğimde ciddiye almadığı takıntılarımın(!) kurbanı oldu. Sonrasında da tutarsız bir şekilde devam eden, inişli çıkışlı birlikteliğimizin son ayrılığıydı bu.

Uyarmıştım oysa... Günlerdir stada pankart boyamaya gidiyorum diye evden çıktığımda, gerçekten pankart boyamaya gittiğimi defalarca söyledim. Onu aldatma ihtimalimi, kaçamak yapma ihtimalimi düşünmesin diye söylemiştim bunu, üzerine basa basa. Fakat, ben ısrarla "pankart yapmaya gidiyorum, başka hiç bir şey yapmadan eve dönüyorum" diye her seferinde vurgulayınca, o her şeyi iyi bilen, ama nedense kendine zerre faydası olmayan kız arkadaşlarının da etkisiyle, ona gizli bir sürpriz hazırladığım düşüncesine kapılmış. Bu durum, şüpheye düşmesinden daha kötü oldu. Zira, onu aldatmadığıma ikna etmek için şahitlerim ve delillerim vardı; ancak sevgilinin beklentisinin karşılıksız çıkması bir erkek için asla kolay atlatılır bir durum değildir.

Ben bu beklentiden habersiz, bir hafta boyunca akşamlarımı ayırdığım koreografi çalışmaları için bizim çocuklarla buluşurken, zavallı sevgilim kafasındaki hikayeyi gün be gün büyütüyor ve "günlerce süren bir organizasyon... kim bilir neler yapacak? Mekan kapatacak herhalde... yok yok bu kadar uzun sürdüğüne göre daha özgün, daha özel bir fikir olmalı. Buldum, göl evi kiralamış ve orayı hazırlıyor her gün gidip. Ahh aşkım benim, nasıl da düşünceli..."gibi hayallerle ilişkimizi daha da çıkmaza sürüklüyordu. Beklentiler ne kadar büyük olursa, hayal kırıklıkları da o kadar acıtırdı nede olsa.

Nihayetinde geldi 14 Şubat günü... Sabah erkenden güzel bir kahvaltı hazırladım ve akşamdan alıp sakladığım çiçekle uyandırdım sevgilimi. Çiçek ve kahvaltıyı gördüğünde, "Vay be, hem sürpriz hazırlıyor hem de öncesinde çiçeklerle kahvaltıyla şımartıyor beni. Kim bilir günün geri kalanı nasıl güzel geçer" diye geçirmiş içinden. Oysa, gerçekler çok daha farklıydı. Çiçek, elbette sevgililer günü içindi, neticede romantik(?) bir erkektim. Sevgilimi mutlu etmeyi isterdim elbette. Ancak, sevgilimin düşündüğünün aksine kahvaltı, jest değil günün geri kalanında onunla olamayacağım için bir nevi rüşvetti. Günün öncesi diye mutlu olduğu kısıtlı zaman bittiğinde, formamı giymiş bir şekilde çay içiyordum karşısında. "Neden bunu giydin aşkım?" diye sordu. "Bahsediyorum ya bir haftadır hayatım, maç var bugün. Stada erken gidip koreografi için son hazırlıklara katılmam gerekli, sonra da bizimkilerle ikişer bira içmeye geçeriz maç saatine kadar" dediğimde gördüğüm yüz ifadesi aslında olacakların habercisiydi ama ben gerçeği görmek istemedim. Zaten artık evden çıkmam gerekiyordu, çıktım...

Maç önü ve koreografi güzeldi ama maç 0-0 bitmişti ve moralim kısmen de olsa bozulmuştu. Soluğu her maç sonrasında olduğu gibi barlar sokağında aldık. Maç öncesinde keyiften, heyecandan içilen biraların yerini koreografi yorgunluğu ve atamadığımız gole içilen rakı almıştı bu kez. Tamam, skor taraftarı değildik, hele ki böylesine güzel bir görselliğe imza attığımız günde. Ama, bir türlü atamadığımız o gol gelmiş olsaydı günü tam anlamıyla güzel bitirecektik. İçmeye devam ettiğimiz esnada bilmediğim bir gerçek vardı. Benim için biten yalnızca gün değildi...

Çakırkeyf bir halde eve döndüğümde, sevgilimin evde olmadığını ve bir mektup bıraktığını fark ettim. Okuduğumda anladım yukarıda yazdığım beklentilerini, hayallerini ve hayal kırıklığını...

Hayatın vazgeçilmez hissiyatları yüzünden vazgeçmişti sevgilim benden.

Ona göre komik bir aktiviteydi maça gidip bir futbol takımı için "hoplayıp zıplamak"; bana göre yaşama sevinci... Ona göre anlamı tarif edilemez kutsal gündü sevgililer günü; bana göre kapitalist düzenin getirdiği gereksiz bir kurmaca... Ona göre 14 Şubat'tı bugün, bana göre maç günü...

...ve bitti

12.1.11

Böyle Bir Gün Hiç Yaşanmadı

Sabaha ramak kala, güneş henüz doğmamışken alarmın ilk çalışında fırlayarak kalktım o sıcak yataktan, hani yıllarca okula gitmeden önce kalkmamak için bin takla attığım yataktan! Bayramlığını baş ucuna koyup uyurken sabahı bekleyen çocuk gibi asmıştım çoktan formamla atkımı dolabın köşesine. Gece uykum gelsin diye okumaya başladığım kitabı yarıladım stresten uykum kaçarken. Sanki ertesi akşam ülkenin uzak şehrindeki sahaya çıkacak olan benmişim gibi. Sanki, takımımın yıllardır değişmeyen kader çizgisine dokunacak, ona yeni, güzel bir yön verecek olan olan benmişim gibi... Duş almaya gidiyorum ayılmak için. Suyun altında dalıp gidiyorum henüz çıkmadığım yolculuğa.



Duş sonrası telefonum çalmaya başlıyor; arayanlar da uykusundan feragat etmiş, hatta bir kısmı uyumamış dostlarım. Buluşma saatinde, yerinde değişiklik yok. Günler öncesinden ayarlanmış minibüs şoförü de uyandırılmış tatlı uykusundan. Yalnız kaptan biraz huysuz, ama yadırgamıyoruz onu. Bir türlü empati kuramadığı bir grup genci 600 km uzaktaki şehre götürecek ve parasını alacak. Düşündüğü tek şey bu.

Forma tamam, atkı tamam, sabahın ayazında ısınmamı sağlayacak ve dönüş yolunda üzerime battaniye olacak polar da tamam. Hazırım artık evden çıkmaya, son kez etrafa bakarken geride bıraktığım yatağıma takılıyor gözüm ama aldırmadan çekiyorum kapıyı.

Sevgilisiyle buluşmaya giderken hep geciken arkadaşım dahil herkes buluşma noktasında hazır, bekliyorlar gelmemi. Erken çıkmış olmama rağmen son gelen ben oluyorum. Diğerleriyle buluşmak üzere yürümeye başlıyoruz. Önümüzde, muhtemelen geceyi barlarda bitirdikten sonra sokakta sabahlamaya karar vermiş bir çift yürüyor. Dertleri bizimkinden apayrı, romantik bir pazar kahvaltısı büyük ihtimalle. Belki ben de bir pazarı kız arkadaşıma ayırmalıyım diye geçiriyorum içimden, lig tatile girdiğinde mesela...

Çağlar çantasından bir meşale çıkartıp yakıyor sabahın altısında, etrafındaki akşamdan kalmalara aldırmadan. Daha 7 saatlik yola çıkmadan havaya giriyoruz sayesinde. Ama henüz çok erken, sesimizi ve enerjimizi tüketmemeliyiz erkenden. Önümüzdeki romantik çiftin arkasından kahvaltı yapmak üzere fırına giriyoruz biz de, ama onlardan farklı olarak oyalanmadan ayak üstü atıştırıp yola koyuluyoruz tekrar. Çıkarken, masada oturan kız bize şaşkın gözlerle bakıyor, yanında oturan romantik adam da içten içe imrendiğini belli ediyor bize, muhtemelen o da bugün aynı yolculuğa çıkmayı istedi ama izin koparamadı sevgilisinden.

Nihayet buluştuk ekibin kalan kısmıyla. Artık yola çıkmaya hazırız, ama öncesinde 24 saat açık Tekel bize kahvaltı sonrasında cila imkanı sunuyor. Normal şartlarda akşam altıdan önce içenlere alkol bağımlısı denir, ancak bugün istisna, deplasmana gidiyoruz ve bizim için saat kavramı yok. Güneş doğdu biraları yudumlarken, kemiklerimizi ısıtmak için polarları çantalara atınca yeni doğan gün gibi kızarıyoruz biz de formalarımızla... Muhabbete başlıyoruz sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi. Oysa iki gün öncesinde yine bir bahane bulup bir araya gelmiştik.

Sonunda geldi araç. Kaptan da uykusunu almış bir halde çıkınca karşımıza rahat ettim biraz. Araçta tüketilecek biralar da alındığına göre artık hazırız büyük gün için. Yolun ilk yarım saati hafızamın derinliklerinde unuttuğum paslanmış besteleri söyleyerek geçti, yıllar içinde sağda solda duyduğum ama sık tekrarlanmadığı için unutulmuş sözlere sahip güzel besteler...

Ama yolumuz uzun, biraz dinlenme vakti. Herkes bir şeylerle oyalanırken ben camdan dışarı bakıyorum ve dalıp gidiyorum yine, tıpkı sabah duşta ayılmak için bilerek açtığım soğuk suyun altında olduğu gibi. Bu kez aklımda dönüş yolu var, "acaba"larla dolu cümleler. Merağımı gidermem fazla gecikmeyecek. Biliyorum, her zaman olduğu gibi günlerce geçmek bilmeyen zaman, maç günü bir çırpıda yaşanacak ve bana sadece hissettiklerimi bırakacak, anılardan ziyade...

Yol kenarında mola veriyoruz. Ağaçlıktan bulduğum bir sopa parçasıyla, henüz yeni düzleştirilip beton olmak üzere kurumaya bırakılan çimentoya imzamızı atıyorum, unutmasın yollar bizi diye. Hoş, yalnızca yolların değil, arkada bıraktığımız şehirlerin, minibüs şoförünün, fırındaki çiftin, sıcak yatağımın ve yine bir pazar günü yalnız bıraktığım sevgilimin hafızasında yer etmişti bugün çoktan, biliyorum...

Dönüş yolundayız... Skoru hatırlamıyorum, hangi şehirdeydi maç bilmiyorum. Arabada kederle mırıldananları hatırlıyorum sadece, ne söyledikleri kalmamış aklımda. Ama, yine camdan bakıyorum dışarı, etraf karanlık. Camın yansımasından yüzümü ve bir elinde sigara, diğer elinde birasıyla ayakta duran Çağlar'ı görüyorum. Yenilmişiz belli ki, kıl payı şampiyonluk mu gitti yoksa küme mi düştük hatırlamıyorum, zaten umursamıyorum pek ama efkarlıyım işte, hissediyorum. Aklımda kalanlar bir kaç kare fotoğraftan ibaret ama hissettiklerimi kaleme dökmeyi denesem hiç bir zaman bitiremeyeceğim bir roman olur.

Herhangi bir sezonun herhangi bir ilkbaharında bir pazar günü var aklımda kalan şimdi sadece. Yola çıktığımız şehre döndüğümüzde tüm detaylar siliniyor kafamdan birer birer. Yürüyoruz eve doğru bilinmez bir mağlubiyet sonrasında yine, yanımda dostlarımla. Çağlar, galibiyet için maç sonuna sakladığı meşaleyi çıkarıp yakıyor karanlık ve boş sokakta yürürken yine hiç bir şeyi düşünmeden...

Tekrar eve geliyorum ve üstümü değiştirmeden yol boyu sıcaklığına sığındığım polarımla yatıyorum yatağıma, bıraktığım gibi değil, soğuk karşılıyor beni. Uyuyorum...