27.2.11

Polonya'nın Kırmızı Şimşeği

Kryzstof ya da bizim hitap ettiğimiz şekilde Chris. 14 Şubat 2009’da oynanan Gençlerbirliği maçındaki koreografi hazırlıkları esnasında tesadüf eseri stadyumda rastladığımız Polonia Warszawa taraftarı, Polonyalı bir futbol aşığıydı, sonradan Eskişehirspor aşığı da oldu. Birlikte pek çok maça gittik, hatta bunlardan iki tanesi de deplasman maçıydı. Kendisi 2009 Haziran’da Türkiye’den ayrılsa da hala internetten irtibatı koparmadığım bir arkadaş. Elimizde bu kadar orijinal bir insan varken ufak çaplı bir söyleşi yapmak, aradan geçen 2 senenin ardından kendisinin futbola, taraftarlığa, Eskişehirspor’a ve Türk futboluna bakışını sormak istedim. Umarım 
okurken keyif alırsınız.

P: Potatiumk C: Chris

P: Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim Chris.
C: Önemli değil “Kanka”. Ayrıca onur duydum. Biliyorsun ben de artık sizden biriyim, kanım siyah kırmızı akıyor.

P: Polonia Warszawa’nın fanatik bir taraftarısın. Nasıl başladı taraftarlık öykün?
C: Önceden maçları sadece televizyondan izliyordum. Sonra babam beni 1998 yılında FC Kopenhagen ile oynadığımız İnterToto Kupası maçına götürdü. Bir iki maça daha babamla gittikten sonra stadyuma tek başıma gitmeye başladım.

P: Bütün maçlara gidiyor musun?
C: Eğer o gün dersim, sınavım veya başka herhangi bir şey yoksa muhakkak giderim.

P: Polonia Warszawa ile yaşadığın en güzel ve en kötü anıların nelerdi?
C: 2000 yılında kazandığımız Polonya Kupası en mutlu anımdı. En kötü anlarım ise lanet olası (bir gün bu kelimeyi böyle çevireceğim hiç aklıma gelmezdi) Legia’ya yenildiğimiz maçlar.

P: Sahi şu Legia meselesi var. Niye bu kadar nefret ediyorsun onlardan?
C: Herhangi özel bir sebebi yok, Varşova’nın iki takımıyız ve birbirimizi sevmiyoruz hepsi bu.

P: Legialı arkadaşların yok mu?
C: Olmaz olur mu? Zaten oturduğum mahallede herkes Legialıdır. Yenildiğimiz derbilerden sonra sokağa çıkmak epey zor oluyor.

P: Anlıyorum. Yunanistan maceran var bir de. Biraz bahsetmek ister misin?

C: Turizm Otelcilik okuyorum. Yunanistan’da staj imkanı buldum. Bu yüzden bir dönem Selanik’te bulundum. PAOK’un bir antrenmanına ve Flávio Conceição’nun imza törenine gitme şansı buldum. Maç olmamasına rağmen harika bir atmosfer vardı.


 

P: Bir konuşmamızda dünyadaki en iyi tribünü PAOK’un yaptığını söylemiştin, yanlış mı hatırlıyorum?
C: Hayır “Hadjim”, doğru hatırlıyorsun. Oradaki coşkuyu tarif edemem sana.

P: Sonra Erasmusla Türkiye’ye geldin. Seninle stadyumda tanışmıştık. Neden stadyuma gelmiştin?
R.Ç: Gerçekten mükemmel kızlar.
C: Türkiye’ye ilk geldiğim gün Anadolu Üniversitesi’ndeki Erasmus koordinatörü olan Osman Gümüşgül isimli arkadaş bize Eskişehirspor’dan bahsetti. Akşam internetten arattığımda Galatasaray’ı 4-2 yendiğiniz maçın görüntülerini buldum. Ertesi gün de stadyuma gelmeye karar verdim. Yanımda arkadaşlarım Michal ve Magda da vardı. Onlar futboldan pek anlamazlar ama yine de “Yaşadığımız şehrin takımının maçlarını oynadığı stadyumunu görmeliyiz.” dedim ve ikna ettim. Sonra bizi stat müdürü büyük bir nezaketle karşıladı ve protokol tribününe aldı. Hatta bize çay bile getirdi.

P: Peki bizle nasıl tanıştın?
C: Stadyumun öbür köşesinde bir grup taraftar gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam deplasman tribünüydü.

P: Evet doğru hatırlıyorsun.
C: İşte gördüm ve size doğru koşmaya başladım. Kapıya yöneldim

P: Hayır, tellerin üzerinden atladın.
C: Evet olabilir :)

P: Sonra?
C: Sonra size İngilizce bir şeyler söyledim. Sen karşılık verdin. Beni Türk’e benzettiğini söyledin. Beni alıp bir yere götürdünüz. Meğer koreografi hazırlıyormuşsunuz.

P: Sen de ilk iş eline fırçayı alıp bize yardıma koyulmuştun.
C: Evet, pankart boyamayı çok severim.

P: Bir de stadın duvarına Polonia Warszawa ve Ultras Enigma yazdığını hatırlıyorum. Hatta bizim çocuklar “Aha bu da bizden.” demişlerdi.
C: Sağolsunlar. Sonra sen bizi ertesi günkü maça davet ettin. Telefon numaralarımızı aldık.

P: İlk izlediğin maç Gençlerbirliği maçıydı. O gün bizim hakkımızda neler düşündün?
C: Açıkçası stadyumun bu kadar dolu olacağını tahmin etmiyordum, ayrıca sizin bizden kötü olmadığınızı, hatta daha bile iyi olduğunuzu gördüm. Ancak alışık olmadığım bir şey vardı.

P: Neydi?
C: Taraftarlar çok bölünmüştü. Çok fazla grup vardı.

P: Anlıyorum, bence de bu sıkıntılı bir durum.
C: Hayır, bence değil. Lech Poznan taraftarı da pek çok küçük gruptan oluşmakta ama harika işler başarıyorlar.

P: Her neyse, bizim maçlarda çok heyecanlı ve tutkulu olduğunu gördüm.
C: Çünkü öyleydim “hadjim”. O atmosferde kim maç izlese heyecanlanır. Ben ilk maçtan sonra EsEsli oldum diyebilirim.

P: Unutamadığın maç hangisiydi?
C: Bütün maçlar gerçekten çok özeldi ancak Kocaelispor ve Galatasaray deplasmanlarını hiçbir zaman unutamam. Özellikle Galatasaray maçından bir gün önce Beşiktaş’ın Stadında takımın antrenmanına gidip tezahürat yapmamız çok özel bir anıydı. Tabi ertesi gün 0-1 yenmemiz de.

Facebook Chat'ten röportaj yapan ilk mal benim
P: Seni Ali Sami Yen filelerine tırmanırken hatırlıyorum. Bu arada Kocaelispor şu an 2 lig altımızda.
C: Öyle mi? Çok üzüldüm. Onların da çok iyi bir taraftarı vardı.
(Bu arada çılgın kardeşimiz Chris konudan konuya zıplamaktaydı. Yandaki gibi bir şey dedi. Elçiye zeval olmaz.)

P: Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı pek sevmiyorsun. Neden?
C: Türkiye’de sadece onların maçları yayınlanıyor, gazetelerde, internette sadece onlar var. Ayrıca bildiğim kadarıyla Türkiye’de genel olarak herkes bu takımları tutuyor. Eskişehir hariç tabii. Bu, Türk futbolu açısından çok kötü bence. Polonya’da herkes kendi şehrinin takımını tutar, hatta Legialıların bölgesinde bile ben atkımla formamla gezemem. Belki de taraftarlık kültürleri farklılık gösteriyordur, bilmiyorum.

P: Neyse Chris, bu arada artık bizim maçlarımız da naklen yayınlanıyor. En azından bu da bir gelişmedir. Bu arada, Eskişehirspor’da en sevdiğin futbolcular hangileriydi?
C: Engin Baytar’ı çok beğeniyordum. Bence harika bir orta sahaydı. Ayrıca Batuhan da gece hayatını çok seviyordu belki ama takım için çok kritik gollere imza atmıştı.

P: Bu arada Kayserispor maçı sonrası aldığın Batuhan formasını hala saklıyor musun?
C: Evet, üstelik yıkamadım bile.

P: Son olarak neler söylemek istersin Chris?
C: Eskişehir’de harika günler geçirdim ve bu günleri asla unutmayacağım. Umarım bir gün tekrar birlikte “ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!” diye bağırabiliriz.
P: Teşekkür ederim, sen de benim tanıdığım en ilginç ve iyi insanlardan birisin. Söyleşi için teşekkür ederim.
2005 yılında aldığım ve bana dar gelen 40. Yıl Forması artık onun.

26.2.11


Abdurrahman, Doğan, Halil ve İlhan Yalovaspor ile oynanacak olan Türkiye Kupası maçı öncesi..

16.2.11

Majestelerinin Ayı: Şubat


14 Şubat 1990 tarihinde Orlando deplasmanına giden Chicago Bulls malzemecisi uyuyakalmış olacak ki, soyunma odasından Michael Jordan'ın forması çalınır. Akabinde, yanlarında yedek forma bulunmadığı için sahaya mecburen 12 numaralı formayla çıkar Majesteleri. Bu komik tecrübenin sonrasında her maça yedek formalarıyla gitmiş Bulls kafilesi.

Formayı çalan şanslı arkadaşı kutluyorum. Bir 14 Şubat daha da anlamlandırılamazdı herhalde. Kaldı ki, olaydan 3 gün sonrası, yani 17 Şubat MJ'in doğum günüdür. Gün itibariyle 48. yaşını dolduran efsaneye ve hem kendi arşivine kattığı 23 numaralı formayla, hem de bizim arşivlerimize kazandırdığı 12 numaralı forma giyen Air Jordan fotoğraflarıyla tarihe geçen arkadaşa selam olsun! :)

14.2.11

14 Şubat




Aslında güzel de gidiyordu ama başlarda söylediğimde ciddiye almadığı takıntılarımın(!) kurbanı oldu. Sonrasında da tutarsız bir şekilde devam eden, inişli çıkışlı birlikteliğimizin son ayrılığıydı bu.

Uyarmıştım oysa... Günlerdir stada pankart boyamaya gidiyorum diye evden çıktığımda, gerçekten pankart boyamaya gittiğimi defalarca söyledim. Onu aldatma ihtimalimi, kaçamak yapma ihtimalimi düşünmesin diye söylemiştim bunu, üzerine basa basa. Fakat, ben ısrarla "pankart yapmaya gidiyorum, başka hiç bir şey yapmadan eve dönüyorum" diye her seferinde vurgulayınca, o her şeyi iyi bilen, ama nedense kendine zerre faydası olmayan kız arkadaşlarının da etkisiyle, ona gizli bir sürpriz hazırladığım düşüncesine kapılmış. Bu durum, şüpheye düşmesinden daha kötü oldu. Zira, onu aldatmadığıma ikna etmek için şahitlerim ve delillerim vardı; ancak sevgilinin beklentisinin karşılıksız çıkması bir erkek için asla kolay atlatılır bir durum değildir.

Ben bu beklentiden habersiz, bir hafta boyunca akşamlarımı ayırdığım koreografi çalışmaları için bizim çocuklarla buluşurken, zavallı sevgilim kafasındaki hikayeyi gün be gün büyütüyor ve "günlerce süren bir organizasyon... kim bilir neler yapacak? Mekan kapatacak herhalde... yok yok bu kadar uzun sürdüğüne göre daha özgün, daha özel bir fikir olmalı. Buldum, göl evi kiralamış ve orayı hazırlıyor her gün gidip. Ahh aşkım benim, nasıl da düşünceli..."gibi hayallerle ilişkimizi daha da çıkmaza sürüklüyordu. Beklentiler ne kadar büyük olursa, hayal kırıklıkları da o kadar acıtırdı nede olsa.

Nihayetinde geldi 14 Şubat günü... Sabah erkenden güzel bir kahvaltı hazırladım ve akşamdan alıp sakladığım çiçekle uyandırdım sevgilimi. Çiçek ve kahvaltıyı gördüğünde, "Vay be, hem sürpriz hazırlıyor hem de öncesinde çiçeklerle kahvaltıyla şımartıyor beni. Kim bilir günün geri kalanı nasıl güzel geçer" diye geçirmiş içinden. Oysa, gerçekler çok daha farklıydı. Çiçek, elbette sevgililer günü içindi, neticede romantik(?) bir erkektim. Sevgilimi mutlu etmeyi isterdim elbette. Ancak, sevgilimin düşündüğünün aksine kahvaltı, jest değil günün geri kalanında onunla olamayacağım için bir nevi rüşvetti. Günün öncesi diye mutlu olduğu kısıtlı zaman bittiğinde, formamı giymiş bir şekilde çay içiyordum karşısında. "Neden bunu giydin aşkım?" diye sordu. "Bahsediyorum ya bir haftadır hayatım, maç var bugün. Stada erken gidip koreografi için son hazırlıklara katılmam gerekli, sonra da bizimkilerle ikişer bira içmeye geçeriz maç saatine kadar" dediğimde gördüğüm yüz ifadesi aslında olacakların habercisiydi ama ben gerçeği görmek istemedim. Zaten artık evden çıkmam gerekiyordu, çıktım...

Maç önü ve koreografi güzeldi ama maç 0-0 bitmişti ve moralim kısmen de olsa bozulmuştu. Soluğu her maç sonrasında olduğu gibi barlar sokağında aldık. Maç öncesinde keyiften, heyecandan içilen biraların yerini koreografi yorgunluğu ve atamadığımız gole içilen rakı almıştı bu kez. Tamam, skor taraftarı değildik, hele ki böylesine güzel bir görselliğe imza attığımız günde. Ama, bir türlü atamadığımız o gol gelmiş olsaydı günü tam anlamıyla güzel bitirecektik. İçmeye devam ettiğimiz esnada bilmediğim bir gerçek vardı. Benim için biten yalnızca gün değildi...

Çakırkeyf bir halde eve döndüğümde, sevgilimin evde olmadığını ve bir mektup bıraktığını fark ettim. Okuduğumda anladım yukarıda yazdığım beklentilerini, hayallerini ve hayal kırıklığını...

Hayatın vazgeçilmez hissiyatları yüzünden vazgeçmişti sevgilim benden.

Ona göre komik bir aktiviteydi maça gidip bir futbol takımı için "hoplayıp zıplamak"; bana göre yaşama sevinci... Ona göre anlamı tarif edilemez kutsal gündü sevgililer günü; bana göre kapitalist düzenin getirdiği gereksiz bir kurmaca... Ona göre 14 Şubat'tı bugün, bana göre maç günü...

...ve bitti

Bursaspor Maçının Ardından

Sıcak mı soğuk mu belli olmayan bir pazar ikindisinde stadın yolunu tuttuk. Tek isteğimiz üç puandı...

Kadrolar açıklandı.Eskişehirspor'u tek farkla bilememiştim, o da Pele'nin oynamaması ve tek ön liberonun Alper Potuk olmasıydı. Bursaspor ise son haftaki maçlardan çok çok farklı bir kadroyla sahadaydı. Altidore ilk kez; Hüseyin, Ergic, Insua ise haftalar sonra ilk 11'deydi.

Maça hızlı başladık, art arda pozisyonlar yakaladık. Batuhan'ın az farkla kaçırdığı kafa topu, Sezer'in çataldan dönen frikiği, seken topta Tello'nun vurduğu kafa ve Ivankov'un topu harika çıkarması sadece birkaç örnek. Oyunun kontrolünü elimizde tutuyorduk. Ve böyle giderse her an öne geçebilirdik. Ancak Sezgin'in basit pas hatasında top ilk defa ayağına değen Ivan Ergic harika bir şutla topu kalemize gönderdi.

Bundan sonrası oldukça sıkıcıydı. Zira Bursaspor'un futbol oynamaya hiç niyeti yok gibiydi. Geriye yaslandılar, oyunu soğutmak için ellerinden geleni yaptılar. Hatta uzunca bir süre aut atışını bile Ömer Erdoğan kullandı, böylelikle vakit kazanmaya çalıştılar. Biz de delici hamleyi bir türlü yapamıyorduk. İlk yarı bitti. İkinci yarıda da aynı görüntü devam ediyordu. Tello'nun kafayla vurduğu top yine direkten döndü Derken 63. dakikada Bülent Uygun sazı eline aldı. 63. dakikada yorulan Tello'nun yerine Ümit Karan'ı, Ozan İpek tarafından defalarca geçilen Sezgin'in yerine de Serdar'ı aldı. Böylelikle Serdar bu sezon ikinci kez sağ bekte oynayacaktı.

Tam toparlandık derken Batuhan saçma sapan bir kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Her şeyin bittiğini düşünüyorduk, ancak bu sefer de bir penaltı kazandık ve durumu eşitledik. Bursaspor golden sonra futbol oynama niyeti göstermeye başladı. Fakat bir kişi fazla oynama avantajını fazla kullanamadılar ve Ozan İpek de kırmızı kart gördü. Maç bundan sonra tam bir heyecan fırtınasına dönüştü, top bir o kalede bir bu kaledeydi. Fakat iki takımın da kalecileri iyi performans gösterip takımlarına birer puan kazandırdılar.

Taraftarlar arasında fazla bir olay yaşanmadı, küfür dozunda kaldı. Bu da sevindirici bir gelişmeydi.

Oyunculara bakacak olursak:

Ivesa: Geçen seneki maç kazandıran performanslarından birini izledik. Özellikle son dakikalarda harika kurtarışlar yaptı. Hava toplarında da etkiliydi.

Sezgin: Çok kötüydü. Vederson (Keçeli) ve Ozan İpek'i durduramadı. Üstüne üstlük Ergic'e de harika bir asist yapınca taraftarı çileden çıkardı.

Volkan: Sezgin'in aksine kanadını ataklara kapadı. Zaman zaman stoperlerin kademesine de girdi. Hücuma katkı da yaptı. E daha ne olsun?

Diego: Bildiğimiz gibiydi. Oyunun her yönünde o vardı. Top çaldı, pas dağıttı, ara pası attı, adam geçerek hücuma çıktı, hatta bir ara pres bile yaparken gördük kendisini. Nazar değmesin.

Nadarevic: O da bildiğimiz gibiydi. Hata yapmadı. Yüreğini sahaya koyduğu her halinden belli oluyordu.

Alper Potuk: Maçın tartışmasız yıldızıydı. Tek ön libero olmasına rağmen 90 dakika dinç kaldı, üstelik çarşamba günü ümit milli maçta forma giymişti. Son dakikalarda Ümit Karan'a verdiği pas asiste dönüşseydi veya kendi vurduğu top kaleyi tutsaydı bugün her yerde o konuşulurdu.

Burhan Eşer: Kayıpları oynadı. Hatta bir arkadaşımız (iyi Eskişehirsporludur) 50. dakikada "Burhan kimin yerine girdi ki?" diye sordu ister istemez.

Erkan Zengin: Çok iyi top taşıyor, çok iyi çalım atıyor. Bunlara eyvallah. Ancak artık kafasını kaldırıp pas ve şut da atması lazım. Topu eziyor. Herkesi çalımlayarak gol atamazsınız.


Sezer Öztürk: O varken Eskişehirspor daha farklı. Geri gelip top alması, iyi pas dağıtması, her zaman kaleyi düşünebilmesi güzeldi. Uzak mesafeden vurduğu ve çataldan dönen frikiği muazzamdı. Penaltı vuruşunda da Ümit Karan dahil bütün oyuncuların topu ona bırakması ve onun da kendinden emin bir şekilde topun başına gelmesi bu takımın liderinin kim olduğunu açıkça gösterdi.

Tello: İyi niyetliydi, ancak fazla etkili değildi. Daha iyi bir Tello bekliyoruz.

Batuhan Karadeniz: Kendisini savunan son insanları da kaybettiğini düşünüyorum. Hadi gol atamadı, hadi beceriksizliğine denk geldi, e hadi hırçın-inatçı da. Kırmızı kart görmek neyin nesi? Böyle bir maçta, mağlupken üstelik. Kendini affettirmesi için cezası biter bitmez gollerle geri dönmesi gerekiyor, yoksa sezon sonunda burada kalabileceğini sanmıyorum.


Serdar: Maçı değiştiren adam oldu. Girdiği ilk dakikada yardımcı hakemi devirdi, sonra Ozan İpek'e ilk sarı kartını göstertti, penaltı kazandı. Hakikaten buldozer.

Ümit Karan: Nou Camp'ta, Anfield Road'da goller atan bir adamın böyle goller kaçırması insanı deli ediyor. Üstelik rakip savunmayı hiç tehdit etmiyor. Sadece gereksiz koşuları var. Hepsi bu.

Doğa: Sahada fazla kalmadı, bir yorum yapmak yanlış olur.

12.2.11

Bursaspor Maçı Öncesi

(Yoğun gündem dolayısıyla geciktirdik, özür dileriz.)
Yarın saat 16:00'da, Eskişehir Atatürk Stadı'nda çok önemli bir maçımız var. Rakip; son şampiyon Bursaspor. Ligin ikinci yarısına çok iyi başladılar, 3 maçta 7 puan kazandılar. Trabzonspor'un puan kayıpları sayesinde liderliğe ortak oldular.

İki takımda da sakat ve cezalı oyuncu yok. Bu Bursaspor için o kadar da önemli değil, çünkü öyle bir kadroları var ki sağ bek dışında her pozisyon için en az bir alternatifleri var. Biz ise devre arasında gönderilen oyuncular yüzünden 14-15 kişilik dar bir kadroyla oynamak durumunda kaldık.

Bursaspor çok iyi futbol oynamasa da iki konuda çok iyiler: Soğukkanlılık ve özgüven. Karşı takım istediği kadar kapansın, ya da istediği kadar saldırsın. Bursaspor her zaman soğukkanlı, her zaman oyunu iyi okuyor ve her zaman kontrollü. Devre arasında yapılan Kenny Miller ve Altidore transferleri de ikinci şampiyonluğa inandıklarının en önemli göstergesi.

Bursaspor son haftalardaki maçlara Ivankov-Ali T.-Ömer - Stepanov - Vederson - Svensson - Bekir Ozan- Ozan İpek - Sercan - Batalla - Miller ilk 11 ile başlasa da Sercan'ın yerine Volkan Şen başlar diye düşünüyorum. Sercan Yıldırım'ın sağ açıkta da en az santraforda olduğu kadar etkisiz olduğunu eminim Ertuğrul Sağlam da görüyordur. En dikkatli olmamız gereken noktalar Bursaspor'un yakalayacağı kontraataklar ve duran toplar. Vederson'un uzaktan şutları, Ömer Erdoğan'ın önlenemez hava hakimiyeti, Volkan Şen ve Ozan İpek'in olağanüstü hızları bu konuda neden dikkatli olmamız gerektiğini net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bizim iyi yaptığımız şeyler de var tabii. Biz de duran toplarda oldukça iyiyiz, son 4 golümüzün 3'ü frikik organizasyonları sayesinde geldi. Ayrıca Fenerbahçe ve Galatasaray deplasmanlarındaki dağınık görüntüyü saymazsak iyi bir savunmamız var. Orta sahada fiziksel olarak zayıf gözüksek de teknik olarak üstünüz. Biz de yandaki Ivesa-Sezgin-Safet-Diego-Volkan-Pele-Alper-Sezer-Erkan-Burhan-Batuhan ilk 11 ile sahada oluruz diye düşünüyorum.

30-50-100 TL'lik bilet fiyatlarına rağmen tribünlerin dolu olacağını, Bursaspor taraftarının da 650 kişilik deplasman barakamızda yerini alacağını düşünüyorum. Umarım tribünler arası gerginlik yaşanmaz diyeceğim ama olmayacak duaya amin demenin de bir mantığı yok. Yine de alttaki tabloyu hasretle andığımı belirtmek isterim.

İşimiz zor, Bursaspor bir adım önde, ancak Eskişehir Atatürk Stadı'nda ES-ES'ten başka takım favori gösterilemez. (Şimdilik) İBB ve Galatasaray'ın puan kaybettiği bu haftada galip gelmeliyiz.

Yok Artık Rooney!



"Tarihe nasıl geçilir?" sorusunun cevabını verdi Rooney, sanki zaten efsane değilmiş gibi:

1-1 giden bir maçta gol atan oyuncu zaten değerliyken, bu golü derbi maçında, hem de şampiyonluk yolunda potansiyel rakiplerden birine atınca gerçek bir "10 numara" , gerçek bir "yıldız" olursun. Net.

Ümit Karan'ın senden öğrenecekleri var...



11.2.11

Son 15 Günde Olan Biten


Son iki hafta Türk spor medyasınının gündemi epey yoğundu. Aziz Yıldırım’ın geleneksel hakem soyunma odasını basma şenliklerinin 11. yıldönümü yurt ve dünyada şenliklerle kutlanırken Adnan Polat “Ligin birinci ve ikincileri her sene birileri tarafından önceden belirleniyor.” diyerek 17 şampiyonluğu olan bir takımın başkanı olarak yapabileceği en trajikomik açıklamayı yapıyordu. Beşiktaş cephesi de Fırat Aydınus’a tepkiliydi, sebebi İstanbul Büyükşehir Belediyespor deplasmanında Mehmet Aurelio’ya gösterdiği kırmızı karttı, tabi bir de hangi kararlar olduğunu bilemediğimiz “adaletsiz kararlar.”

Pazartesi günü oynanan Eskişehirspor-Konyaspor maçını izleyemeyen taraftarları ise "kısa" bir sürpriz bekliyordu. Bu kısa sürpriz hepimizin vergilerini alan devlet televizyonumuz TRT'den gelmişti. Maçın bitiminden bir buçuk saat sonra yayına giren "1'e 1 Futbol" programında bu maçın özetinin gösterileceği söyleniyordu, ancak özet toplam 56 saniyeydi. Özet bittikten sonra da "Sıkıcı bir maçtı." gibilerinden iki-üç cümleyle konuyu kapatan Sergen Yalçın-Ersin Düzen ikilisi yine İstanbul takımlarını konuşmaya başladılar.
Hafta içi Gaziantepspor’a deplasmanda 3-2 yenilen Galatasaray’da Hagi’yi gönderme senaryoları yazılmaya başlıyordu bile. Beşiktaş’ta ise Serdar Adalı “Hakemi tehdit etmemiz gerekiyorsa alasını yaparız.” kabilinden açıklamalar yapıyordu. İkinci yarı başladığından bu yana galibiyetle tanışamayıp bütün avantajını yitiren Trabzonspor ise bahsi geçen diğer takımların aksine sükunetini ve soğuk kanlılığını koruyordu.


Hafta sonu oynanan Beşiktaş-Karabükspor maçından sonra eleştiri okları bu sefer Mustafa Kamil Abitoğlu’na yöneltildi. Spor programlarının her birinde en az yarımşar saat Almeida’nın vurduğu, çizgiyi geçen fakat gol sayılmayan top konuşuldu. Yorumcular çok şaşırmıştı. Böyle bariz bir hata nasıl yapılabilirdi? Anlaşılan bu güzide yorumcular Haziran 2010’da Dünya Kupası’nı seyretmek yerine karpuz yiyorlarmış. Almanya-İngiltere maçını ne çabuk unutmuşlar. Dünyanın her yerinde sıkça olan, hatta Fifa’nın bunun için önlemler almaya çalıştığı bir olaydan söz ediyoruz sonuç olarak. Ve şu 5 hakemli sisteme geçilmediği sürece de bu hataların önü alınmayacak gibi duruyor.


Hatta, tesadüfe bakın, 2008 yılının soğuk bir Ekim akşamında bu olayın hemen hemen aynısı yaşandı. Bu pozisyon Türk spor medyasının sadece “Evet ya, içerde, tüh.” şeklindeki yorumları ile geçiştiriliyordu. 10 kişi kalıp yedek kalecisiyle oyuna devam etmek zorunda kalırken bir de penaltıdan gol yediği halde maçı 2-2 bitiren Eskişehirspor’un esamesi bile okunmazken Aragones ve Fenerbahçe’nin ne kadar kötü olduğundan bahsediliyordu.
Beşiktaş-Karabükspor maçından devam edelim. Hakeme ateş püsküren Beşiktaşlı yazar ve yorumcular İbrahim Toraman’ın aşağıdaki hareketine değinmediler bile. Halbuki Guti’ye Quaresma’ya böyle bir hareket yapılsa “Yıldız futbolcuların korunması lazım.” derlerdi, ki sezon boyunca da bunu söylediler. Ben de bu görüşe katılıyorum, Emenike’yi yıldız olarak görmüyorlarsa da kendilerine acil şifalar diliyorum.


Gelelim bu pazar oynanan Galatasaray-Eskişehirspor maçına. Pek çok sinir bozucu ayrıntı var. Mesela Batuhan’ın attığı, ofsayt gerekçesiyle verilmeyen golden hiçbir programda bahsedilmedi. Ya da maç boyu bir saniye bile gösterilmeyen 2600 Eskişehirspor taraftarı bir kişinin attığı iddia edilen (ve hala doğrulanamayan) cam şişe yüzünden ana haber bültenlerine konu oldu. Adnan Polat yine açıklama yapıp, hepimizi zan altında bıraktı. Sonra “Şişeyi atanlar tespit edildi.” şeklinde bir video basına servis edildi. Bütün internet siteleri bu görüntüleri yayınladı, ancak atılan bir nesne ve dolayısıyla onu atan adamı hiçbirimiz göremiyorduk. Son teknolojinin kullanıldığı ve UEFA’nın 5 yıldız verdiği bu stadyumda nasıl böyle bir şey olabilirdi ki?
Olayın bir de Lig Tv cephesi var tabii. Bakın kıymetli spiker arkadaşımız(Ertunç Öner) attığımız golden sonra nasıl tepki veriyor: http://www.youtube.com/watch?v=B4Pi2jpiExk(Ağladı ağlayacak derler ya, aynen öyle. )
Maçtan sonraki spor programlarında yüzler gülüyordu. Herkes Galatasaray’ın sonunda beklenen patlamayı yaptığı konusunda hemfikirdi. Hakem çok iyi maç yönetmişti. Eskişehirspor cephesinde ise tek önemli gelişme tabi ki Ümit Karan’ın frikikten gol atması, attığı golden sonra da sevinmemesiydi. Bu ne kadar erdemli bir davranıştı!



Karikatür: Umut Sarıkaya
İki gün evvel Trabzon’da Türkiye ile Güney Kore arasında oynanan dostluk maçında milli takımımızın kaptanı Emre Belözoğlu kırmızı kart görmeyi başararak hiçbirimizi şaşırtmıyordu. Milli Takım Teknik Ekibinin La Liga'daki tek Türk Milli oyuncu Mehmet Topal'ı aday kadroya bile çağırmazken, Nuri Şahin gibi bir yeteneği bile son 3-4 maçtır takıma entegre etmeye çalışırken; saha içi-dışı her hareketi buram buram ofsayt kokan bu adamı her milli maçta banko oynatıp bir de kaptan yapmasının şaşırtmadığı gibi.
İşte böyle bir iki hafta geçirdik. Kimse kusura bakmasın, Bizans denilince de kızılıyor ama, yukarıdaki örnekler bunlardan sadece birkaç tanesi. Bunlar çoğaltılabilir. Ve emin olun ki çoğalacak da. Evet, Türk futbolunun pek çok problemi var, ancak bunların belki de en büyüklerinden biri taraflı medya. Ve maalesef senelerdir çözülmeyen bu problem giderek büyüyor. Biz bile rengi ve tarafı belli olan amatör bir blog sayfası olarak hiçbir takımı ve taraftarı yok sayamazken, sözde profesyonellerin bu tarz hareketler yapması ise insanı kara kara düşündürüyor.

9.2.11

Olağan Şüpheliler


Batuhan 10 yaşında, Galatasaray Taraftarı minik bir kardeşimiz. Pazar günü oynanan maçta başına isabet eden bir gazoz şişesi nedeniyle kafatası kırılmış ve beyin kanaması geçirme riskiyle müşahede altında tutuluyor. Olay gecesi Batuhan'ın yanında yalnızca Eskişehirspor taraftarı varken, ertesi gün amcasının haklı serzenişini televizyonda gören tüm takım elbiseli, popülizmin hastası abiler akın etti hastaneye, ellerinde türlü hediyelerle. Ama benim takıldığım asıl olay sonuç değil, nedenler...

Bu olaydan yaklaşık bir ay önce açılışı yapıldı Türk Telekom Arena'nın. Avrupa'nın en iyi bilmem kaçıncı stadyumu olmasıyla övünüldü. Uefa ve Fifa kriterlerine uyması dile getirildi her fırsatta. Buraya kadar eyvallah. Ama unutulan bir gerçek var: Burası Türkiye.

Stadyumun ilk planlarında misafir takım tribünleri 419,420,217 ve 117 bloklarında düşünülmüş olsa da, iki tarafındaki Galatasaray taraftarıyla sıkıntı yaşamaması adına, yani güvenlik (!) gerekçesiyle alt kata tekabül eden 217 ve 117 blokları yerine üst katta her iki taraftaki bloklara genişletilerek 418-421 sırasına konuşlandırılmış.


Galatasaray gibi taraftar gücü yüksek bir takımın taraftarları elbette stadı dolduracaktı, buna şüphe yok. Eh, düşününce Eskişehirspor taraftarları da gittiği her deplasmanda kapasiteyi sonuna kadar kullanır, hatta genellikle de dışarıda kalanlar olur. Bunu da bilmeyen yoktur. Peki, bu bahsi geçen, sonradan değiştirilerek deplasman tribününe eklenen iki bloktan, zan altında bırakılan 421 numaralı blok ile, hemen altında kalan ve Galatasaray taraftarlarına ayrılmış olan 218 ve 118 numaralı bloklar arasında neden bir güvenlik ağı çekilmemişti? Kriterler demesin kimse bana, bu düpedüz güvenlik zaafıdır. Galatasaray Spor Kulübü tarafından ihmal edilmiş bir güvenlik çemberi nedeniyle Eskişehirspor taraftarları zanlı muamelesi görmekte günlerdir.


Şimdi de, herkesin dikkatinden kaçmış, daha doğrusu yanlı medya sayesinde dikkatlerden uzak tutulmuş bir diğer gerçeği konuşalım. Türk Telekom Arena'nın alt ve üst blokları arasında aralıksız olarak 157 loca yer almakta. Fahiş fiyatlarla stadyum henüz inşaat halindeyken satışı tamamlanan ve Galatasaray Kulübü'ne küçümsenmeyecek meblağlar kazandıran localar... Bu localarda sunulan hizmet gerçekten çok yüksek. Misal, deplasman tribününde ancak plastik bardaklarda alabileceğiniz su, ayran, meşrubat gibi hizmetleri, bu 157 locadan metal kutularında, cam şişelerinde temin etmeniz mümkün. Tıpkı, Batuhan'ın başına isabet eden gazoz şişesi gibi...!

Hayatında herhangi bir ilde, herhangi bir deplasman tribününe gitmiş olanlar iyi bilir ki, girişlerde inanılmaz sıkı aramalara tabi tutulursunuz. Hatta kimi stadyumlarda ayakkabılar dahi çıkartılıp güvenlik görevlilerine gösterilir. Hal böyleyken, bahsi geçen cam şişeyi deplasman tribününde tedarik etmek sanıldığı kadar kolay değil.

Kabul, maç içinde Galatasaray tribünlerinden gelen sözlü sataşmalara Eskişehirspor tribünlerinden plastik bardaklarla karşılık verildi. Ama ötesi olmadı. Her ne kadar bu hareket de başlı başına hata teşkil etse de, kafatası kırmayacağı bilinir. Kaldı ki, Batuhan kardeşimizin başına gelen maddenin cam olduğunun duyurusu yapılmıştı.

Şimdi verileri toparlarsak, iki komplo teorisi çıkıyor ortaya. Birincisi, herkesin üzerinde durduğu, Galatasaray Yönetimi'nin de görüntülerin elinde olduğunu söylediği teori: Eskişehirspor taraftarlarınca atılan şişenin Batuhan'a denk gelmiş ve yaralamış olması. İkinci teori ise herkesin göz ardı ettiği ama aslında parçaları birleştirince hiç de olasılık dışı durmayan teori: En ucuzu yıllık 40 bin TL karşılığında kiralanan localarda kolaylıkla temin edilen gazoz şişesinin, atılan sulara karşılık maksadıyla yukarı fırlatılması ve yetişmediği için sekerek Batuhan'a isabet etmesiyle yaralanmış olması. Olayın golden kısa süre sonra olması ise bu teoriyi destekler nitelikte, zira yurdum insanı sportif alanda yakalanan başarı sonrasında sıktığı kurşunlar yüzünden kaç masumun canına kastetti bugüne dek. Teorinin devamında şöyle de bir düşünce var, Galatasaray'ı bir spor kulübünden ticari bir şirkete dönüştürmeyi hedeflemiş işadamı Adnan Polat 3 yıllığına 120 bin tl kâr elde edeceği bir müşterisinden olmak yerine kolaya kaçıp deplasman tribününden birilerini hedef tahtası olarak kullanmayı tercih eder. Başbakan'a yalakalık yapmak için kendi taraftarına acımadan hakaretler yağdıran bir başkan düşünüldüğünde pek düşük bir olasılık değil.

Ortaya atılan her iki teorinin de kendince doğruluk payı var. Failler bulunana yada deşifre edilene dek bilinmezliğini sürdürecektir bu olay. Ama, olağan şüphelilerin arasında ihmal edilmiş bir masum var. Adı Batuhan, 10 yaşında. Tek suçu, amcasının karne hediyesi olarak aldığı biletle tuttuğu takımın maçını yakından izlemek istemesi. Dua edelim de Batuhan'ın durumu iyiye gitsin ve sağlığına kavuşsun. Gerisi cidden teferruat...



Özel not: Siyahına Kırmızına Ekibi olarak; olay yaşandığından bugüne dek Eskişehirspor taraftarı hakkında olumsuz ön yargılar yerine, ilgi ve alakadan duyduğu memnuniyeti dile getirdiği için Batuhan'ın ailesine özel teşekkürlerimizi ve geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

8.2.11

Ali Ece Twitter'a Dönsün Kampanyası



Ali Ece'siz bir twitter bunlardan herhangi biri; Johan Cruijff'suz Hollanda / Maradona'sız Messi'siz Arjantin / George Best'siz Kuzey İrlanda / Bill Shankly'siz, Gerarrd'sız Liverpool / Tito'suz Yugoslavya / Knut Hamsun'suz Norveç / Kenny Dalglish'siz İskoçya / Moda'sız Kadıköy / Cantona'sız Manchester United / Clint Eastwood'suz Sergio Leone'siz Western / MAF'sız Gordon Milne / Philip K. Dick'siz Bilimkurgu / Joe Strummer'sız The Clash / Kemal Sunal'sız Türk Sineması gibi bir şey. Biri olmasaydı diğeri olurdu ama tam olmazdı. Tam olmuyor da.

Ali Ece çıktan sonra twitter bunlardan herhangi biri; Cantona uçan tekme atıp ceza yedikten sonraki zevksiz Manchester United ya da ağzı burnu dağılan Simmons / başrol kahramanı yeni sözleşmeyi reddince devamı başka bir aktörle çekilen uyduruk devam filmi / Zeki Demirkubuz'un romantik komedi çekmesi / Lost'un dandik Finali (!) / Yaşar Duran'ın İngiltere'den yediği bir araba dolusu gol / Ömer Üründül, Erman Toroğlu ve hatta Reha Muhtar! / The Stone Roses'ın dağılması!

Abarttık mı, belki çok az. Twitter O olmadan da var, ama hep biraz eksik, hep daha suskun. Şu an twitter'a dönmesini istediğim tek bir insan var; o da Ali Ece. Muhabbetinden, sohbetinden bizi mahrum bırakmasın. Dönsün - seksolog Erman'a, "Çok, çok" Ömer'e, Gargamel ve çetesine, onları sevenlere inat; kaliteli spor insanlarına küfredenlere inat. Döner mi dönmez mi, o küfreden aşağılıklarla yine uğraşmak ister mi bilemiyorum. Empati kuruyorum, belki ben de onun yapacağı şeyi yapardım orası kesin. Ama bize ve bizim gibi düşünenlere düşen, çürük elmaların yanında sepette parlak elmaların da olduğu hatırlatmak. Onu bildiğine de eminim, o zaman ona olan sevgimizi bir daha göstermek bu gönlü geniş insana. Kendisini çok iyi anlamakla beraber, dönerse de seviniriz.

Not: İsteyen herkes, bu postu gerek twitter'da, gerekse kendi blogunda paylaşabilir. Hatta benim ricam paylaşmanız yönündedir. İsim falan vermenize gerek yok.

Bu yazı Siyahına Kırmızına,Klasik Futbol, Lappapa, Basit Oyna, 17 Mayıs 2000, ilk11, Kısa Pas, YSİ, Takım Ruhu, Bloglararası bağlantı, cimbomtürk bloglarıyla ortak yayınlanmıştır. Twitter'dan #aliecetwitteradonsun yazarak ve yazıyı paylaşarak destek olabilirsiniz.



7.2.11

Totemlerin Alt Üst Olduğu Gün


Yenildiğimiz bir maç üzerine zorlayarak kötü bir yazı yazmaktansa, futbolun içinde tatlı bir ayrıntı gibi görünen ama aslında hayatın ortasında yeri olan bir konuyu yazmak istedim.

Üzerine onlarca film çekilmiş ciddi bir müessesedir totem. Annelerimizin kulak memesini çekip tahtaya vurması, arka arkaya iki bardak kırıldığında "üçüncüyü ben kırayım da uğursuzluk gitsin" demesi ve benzeri batıl inançlarıyla dalga geçen bizler, tuttuğumuz takımın başarısı için üşenmeyip 20 kişi yer değiştirir, şanssız olduğuna inandığımız bir arkadaşı maç saatinde zorla değil, kendisinin de gönüllü olarak kabul etmesiyle tuvalete kilitleriz ve bunları yaparken içimizden bir kişi bile yadırgamaz. Çok normal bir harekettir bize göre.

Maça, tribüne giderken giydiğimiz formayı, boynumuza doladığımız atkıyı takarken dahi, buna anlam yüklemekte zorlanmayan bir kitleyiz taraftarlar olarak. En basit örneği, geçen sezon bir dünya para verip aldığım formayı giydiğim maçlarda arka arkaya kaybedince bir daha çıkartmamak üzere dolabın en derin noktasına koymuş biriyim.

Dün de maçın önemine istinaden sayısız totem vardı Eskişehirspor taraftarlarınca yapılan. Aklımda kaldığı kadarını paylaşmak istedim. Ama öncesinde belirtmeliyim ki, maçı kaybetmiş olmamız totemlere olan inancımın bittiği anlamını taşımaz. Kesin bi' yerde hata yaptık. Yoksa kesin almıştık maçı...

* En uzun süreli totemden başlayalım; 10 Aralık 2010 tarihinde oynanan Beşiktaş maçındaki galibiyetten bugüne, 3 ay boyunca bıyıklarını kesmeyen Serdar, bunun yenilmeme serisine büyük katkısı olduğuna inanıyordu. Fakat dün itibariyle yolda gören çocukların "amca" demesine sebep olan uzunluktaki bıyıklarının hükmü kalmayan Serdar'ın daha önce hayatı boyunca hiç bıyık bırakmadığını düşününce cidden üzücü bir gelişme (gerçi yakışmamıştı bıyık ama olsun)

* Süha'nın "amin" adını verdiği bir totem var ki, yalnızca o değil, çevresindeki herkes ciddi anlamda inanıyor buna. Şöyle ki, takımın durumu ne kadar iyi olursa olsun, kağıt üzerinde ne kadar favori olursa olsun maçı soran herkese "her çıkışın bir inişi vardır" "artık kaybetme zamanımız geldi, şimdiye kadar iyi bile geldik, bu sefer acı sona hazır olmalıyız" gibi sözlerle amin yapıyor, mümkünse rakibi yere göğe sığdıramayarak yüceltip içten içe lehimize çeviriyor durumu. Maç içinde olur da erken öne geçersek, "işte X takımın dakikaları başladı, birazdan atarlar. Yapacak bi' şey yok, sağlık olsun" diye ağlaya ağlaya maçı almamızı sağlıyor. Maalesef dün çok içten yapamamış olacak ki tutmadı.

* Bir totem daha var. Biraz "amin"e benzese de, sonucunda ufak bir teselli ikramiyesi var. Maç öncesinde düzenli olarak "yeniliriz" "farklı kaybederiz" dedikten sonra mümkünse internet üzerinden tekli maç oynanan sitelerde, değilse de öylesine yapılmış bir iddaa kuponunda Eskişehirspor aleyhinde bahis yapılır. Böylece, bahiste kaybetmen, maçtan mutlu ayrılmanı sağlar. Bir nevi "tanrılar kurban istiyor" düşüncesinin fanatizmle birleşmesi. Ha, olur da totem patlarsa, maçtan üzgün bir şekilde ayrılıp eve gittiğinde bahis hesabındaki parayla teselli ikramiyesine kavuşursun. İki ucu aşklı değnek durumu. Dün bunu uygulayanların totemi de patlamış oldu. Zira, her maça değil de yalnızca riskli maçlarda bunu uygulayanlar teselli olarak aldıkları parayı muhtemelen dertlenip içtikleri rakıya ve sigaraya yatırdı. Elde var yine sıfır...

* Yine bizim tayfadan biri olan Seren'in kardeşi nadiren etkinliklerimize katılır, uzaktan severdi Eskişehirspor'u. Uzaktan da olsa aklı maçta olan Sezil'in zaman zaman yaptığı maç tahminleri, hem de doğru skorla, tutardı. Ama öyle her maça tahmin yapmaz, yalnızca içinden gelirse bir skor söyler ve istisnasız tuttururdu. Ancak, maçtan bir kaç gün önce hakkında yaptığımız bir muhabbette maça gelirse kazanacağımıza dair bir kanı oluştu. O andan itibaren herkes inanmış bir şekilde ısrarla maça davet etmeye başladı Sezil'i. O da türlü baskılara dayanamayıp maça geldi gelmesine ama maç öncesinde verdiği skor da (2-0), onun gelişi sayesinde kazanacağımıza dair inancımız da yalan oldu. Attığımız gollerin sayısını bilmiş olsa da, rakibin 4 golünü ihmal etti, sağlık olsun. Zorla totem olmayacağını kötü bir tecrübeyle de olsa öğrenmiş olduk.

* Son totem de bizzat benden geldi ve fena şekilde patladı. Aslında içeriği tamamen "amin"le örtüşüyor. Zaten, yukarıda bahsettiğim "amin yapan" güruha ben de dahilim ucundan kıyısından. Ama bu seferki yalnızca ekip içinde kalmadı maalesef. Zira bunu canlı yayında Ntvspor'da Yenilsen de Yensen de programında yaptım. Maçtan bir gün önce katıldığım programda takımın durumu hakkında konuşurken, ligin 6. sırasında ilk 5 veya ilk 4 savaşı veren bir takım olduğumuzu söylemek yerine realist olmak gerektiğini, 11. sıradaki takımla aramızda yalnızca 3 puan olduğunu ve bu nedenle kendimizi 11. sırada kabul ettiğimi, önümüzdeki maçlara bunu düşünerek çıkmamız gerektiğini söyledim. Evet bunu söylerken sonrasında olası puan kaybına hazırlıklı olmak vardı kafamda. Ama, içten içe tevazu göstererek maçı kazandıracağımı düşünmüştüm.

Olmadı... Neler yaptık neler denedik ama olmadı. Bizim elimizden hafta boyunca yalnızca bunlar geliyordu ve kendi yöntemlerimizle konsantre olduk maça. Maç sabahı hepimiz umutla uyandık, kalktık bin bir zahmet çekip maça gittik. Sesimiz kısılana kadar takıma inanç aşılamayı umduk. Ama, gerek erken gelen iki gol, gerek Ivesa'nın bu iki golden hemen sonra sakatlanmasıyla takımda, az da olsa, bulunan ruh gitti ve maç başlamadan bitti.

Kesin bi' yerde hata yaptık. Yoksa kesin almıştık maçı. Durmak yok, toteme devam!

4.2.11

Esaretin Bedeli


Tamam, taraftarız biz çekeriz cefa diye tezahüratlar yapıyoruz, söylüyoruz ama illa cefa istiyoruz diye de ısrar ettiğimizi hatırlamıyorum. Sanırım bizi yanlış anlayanlar olmuş ki, birazdan sıralayacağım sıkıntıları yaşayacağız pazar günü hep beraber...


Sezonun başlarında ciddi anlamda dibi görmüş, sonrasında kan değişikliğiyle birlikte altıncı sıraya kadar çıkmış bir takım var: Eskişehirspor. Zaten, deplasmanlara kalabalık gitmesiyle bilinen taraftarların işler de iyi giderken 2600 kişilik yer ayrılan bir İstanbul maçını kaçıracağını sanmıyorum. Dolayısıyla yaklaşık 1500 kadarı münferit olmak üzere 2500 kişilik bir kitle İstanbul'da olacak pazar günü. Gelelim sıkıntılara.

Türk Telekom Arena'daki inşaatın bir kısmı halen bitmediği için Galatasaray taraftarı ve Misafir takım taraftarları aynı girişi kullanıyor. Dolayısıyla güvenliği sağlamak zorlaşıyor. Bu nedenle İl Güvenlik Kurulu'nda alınan karar doğrultusunda deplasman taraftarının bulunduğu tribüne girişin sağlandığı kapı -net olmamakla beraber- 17:00 itibariyle kapanacak. Maç bitiminde de, zaten rutin prosedür olan misafir takımı bekletme uygulamasının abartılıp gece yarısına kadar bekletilmesi şeklinde söylentiler var. Zira, 2 hafta önce oynanan Sivasspor maçından sonra Sivaslı taraftarlar ancak gece 01:00 itibariyle terk edebilmiş ancak stadyumu.

Şimdiii, ufak bir matematik hesabıyla ortaya çıkan sonuç, yaklaşık olarak 8 saat, hadi iyi ihtimalle 6 saat kadar TT Arena'da mahsur kalmamız anlamını taşıyor. Tamam, maça giden taraftar, hele ki deplasmana giden taraftar birkaç saatini statta geçirmeyi göze alıp gider. Ancak, 6-7 saatlik bir zaman diliminde, hele ki tribünde tezahüratlara katılmış, efor sarf etmiş birinin temel gıdalara ihtiyacı olacaktır, kaçınılmaz olarak. Yemek yemeden dirense dahi susayacaktır en basitinden. Tam bu noktada, zaten çok defa tartışılmış olan TT Arena'daki büfelerin fiyat listesine bir göz atalım: Hamburger 12TL, Sandviç 16TL (içinde ne varsa artık), Kola 8TL, Sosisli 10TL ve 16TL olarak iki fiyatta, ve en temel ihtiyaç olan suyun 250ml'si 2TL! Evet hani bakkaldan 50 kuruş karşılığı aldığımız yarım litre suya oranla tam 8 kat pahalı. Tamam, ülkenin an itibariyle en modern, en gelişmiş stadyumu, fakat sudan bahsediyoruz, hani şu hepimizin günde 2 litre tüketmesi gereken su.

Şimdi toparlarsak; 6 saat boyunca üşüyen, susayan, acıkan ve fakat parası kısıtlı olduğu için ya hiç su dahi içemeyen, ya da bir bardak su içebilen bir taraftar, duruma göre maç içinde gelişen olayların da katacağı muhtemel bir üzüntü halini dışa nasıl vurur, cidden kestiremiyorum. Hele ki, iyimser bir şekilde 6 saat dediğim süre uzamaya başlarsa...


Bu yazıyı felaket tellallığı olarak görenler olacaktır muhakkak. Ancak, realist bir bakış açısıyla irdelersek olayı, zaten topluluk halinde hareket etmenin getirdiği bir öz güveni de hesaba katıp istenmeyen olaylar görmeye hazırlıklı olmalıyız. En önemlisi de, bu varsayımdaki olayların sorumlularını ararken yalnızca (at gözlükleriyle) esaret altına alınmış kitleye değil, 2600 taraftarı açlıkla imtihan etmekten utanç duymayan; görkemli stadyumuyla övünmekten başını kaldırıp da el atamadığı, ısrarla yaptırmayı ertelediği giriş çıkış kapılarını düzenlemek yerine kestirme çözümlere kaçan Galatasaray Spor Kulübü'ne de bakmalarını tavsiye ediyorum.

Maça bir günden fazla süre varken yazdığım bu yazıdaki karamsar tabloyu yaşamamak en büyük dileğim olsa da, sonrasında bizi kimse uyarmadı demeyin diye ben kuyuya taşı atan deli olmayı kabullendim...

3.2.11

Galatasaray Maçına Doğru

(İki takım da ilk maçtakinden farklı teknik direktörlerle maça çıkacak.)

İstanbul seferi. Eskişehir taraftarı için ayrı önem taşır her zaman. Geçmişte yaşananlar malum. Kaçan(!) şampiyonlukların müsebbibidir İstanbul. O günleri yaşayan yaşamayan herkesin yüreğinin köşesinde durur o günler. Neyse.. Derinlerden çıkalım.
Türk Telekom Arena'yı hayırlamaya gidiyoruz bu hafta. Yeni açılmış büyük bir stad olduğu için Eskişehirspor'un damga vurması lazım bu stada.

İstatistiklerden yola çıkalım. Eskişehirspor son
4 lig maçını galibiyetle tamamladı. 367 dakikadır gol yemiyor. Son 8 deplasmanda sadece 1 kez yenildi. Son 2 sezonda deplasmanda Galatasaray'a yenilmedi.

Galatasaray son 9 lig maçının sadece 3'ünü kazanabildi. 19 lig maçında 20 gol atıp 23 gol yedi. TT Arena'daki son maçını 1-0'la kazandı.

İstatistikler formda bir Eskişehirspor'un, zor günler geçiren bir Galatasaray deplasmanına gittiğini söylüyor. Çok şey söylüyor bu istatistikler ama yetersiz..

Eskişehirspor'da 2 önemli eksik var. Sezer cezalı,Tello ise sakatlandı. Büyük ihtimalle oynamayacak. Tello insiyatif almaya başladı son maçlarda. Sezer ise takım oyununun en önemli parçalarından birisi oldu. O yüzden ikisinin eksikliği önemli. . Alper & Pele ortasahanın ortasında iyi bir ikili olacaklar. Erkan ise hücumda, ince bilekleriyle en önemli ismimiz. Her ne kadar bazı kesimler, Eskişehirspor defansif oynuyor dese de Eskişehirspor defansif oynamıyor. Maçın bazı bölümlerinde oyunu geride kabul ediyor,bazı bölümlerinde ofansif oynuyor. Rakibin o
yununa,iç saha-dış saha durumuna göre bunun süresi değişiyor. Bu maçta Eskişehirspor orta saha hakimiyetini ele geçirmeye çalışıp, rakibinin üzerine gidecektir.

Galatasaray'da ise Baros,Kewell ve Neill takıma döndü. Ancak Arda gibi önemli bir oyuncu eksik. İyi oynadığı zaman takıma sınıf atlatıyor. Barış da yok aynı zamanda. Yeni transferler Kazım, Stancu ve Yekta henüz vasatı aşamadı. Kalecileri Zapata ise henüz kapalı kutu. Galatasaray'ın bir futbol sistemi yok gibi gözüküyor. Defansif bir anlayışı var gibi gözükse de ofansif oynamaya çalışıyorlar. Maçın belirli dakikalarında çözülüyorlar. Özellikle defans hattında ciddi problem olabiliyor. Kanatlarda oldukça zayıflar. Hakan Balta'nın kanadında Erkan Zengin ciddi ataklar hazırlayabilir.

Ancak Galatasaray camiası artık bu gidişe bir dur demek istiyor. Tribünleri dolduran taraftarlar artık bir çıkış bekliyor takımından. Bu maç onlar için bulunmaz bir fırsat olabilir. Yeni stad ve dolu tribünler futbolda çok şeye gebedir. O yüzden zor maç olacağını düşünüyorum.

Eskişehirspor taraftarı, her deplasmana olduğu gibi bu deplasmana da günler öncesinden hazırlandı. 2600 kişilik deplasman tribününü muhtemelen doldururuz. İstanbul Emniyeti, hem Eskişehir'den gelen hem de İstanbul'da yaşayan ES-ES'liler için otobüs ayarladı. Kendilerine de ayrıca teşekkür ederiz.

NOT: Maça gidecek Eskişehirsporluların linkteki açıklamayı okuması gerekmektedir: http://www.eskisehirspor.org/haberler.asp?id=210

O kadar!



2.2.11

Bir Kahramanın Öyküsü

2004-2005 sezonu. (O zamanki adıyla) 1. Lig takımı Akçaabat Sebatspor'da bir futbolcu, kendi takımından bazı adamları ihbar ediyor. Gerekçe, takıma maç satmalarını söylemeleri. Bahis mahis muhabbetleri yani. 30-35 kişinin göz yumup, belki de ucundan kıyısından nemalandıkları bir olayı tek bir yürekli adam ihbar etme cesaretini gösterebiliyor. Tek bir kişi bu düzene çomağını sokabiliyor.Bu hareketi ona Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği tarafından "Dürüstlük ve Yolsuzlukla Mücadele Ödülü"nü kazandırıyor.


Sonrasında hukuki süreç başlıyor. Suçlular cezasını çekti mi bilmiyorum, ama o adam cezasını çekiyor. Sözleşmesi anında feshediliyor. Futbol baronlarının kara listesine alınıyor. Kimse istemiyor onu. Çünkü onun üstü çizilmiş artık. Birilerini kızdırmış. 1. Lig'de forma giyen bir kaleciyken artık 2. Lig A Kategorisi takımları bile burun kıvırıyor ona. Hele bazı kulüpler anlaşma masasına oturduktan sonra vazgeçiyorlar ondan.
Onun için bekleme dönemi başlıyor artık. Belki de içten içe pişmanlık yaşıyor "Ah be, niye bulaştım ki?" diye soruyor kendi kendine. Futbol hayatının bittiğini düşünüyor. Huzursuz günler yaşıyor, geleceğine dair en ufak bir fikri yok. Ne yapacağını bilemez bir halde günlerin geçmesini bekliyor.

Derken kapısını bir kulüp çalıyor. Bu kulüp de tıpkı kendisi gibi futbol baronlarının kara listesine seneler öncesinden girmiş. Yabancı hakemlerle, saha üzerinden uçurulan helikopterlerle, 89. dakikada biten maçlarla şampiyon olması engellenmiş. Evet başarısız olmuş, senelerce esamesi okunmamış belki ama başı her zaman dimdik kalmış. Hoş, bu şekilde benzerlikleri olmasa bile kendisine kapılarını gerçek anlamda ardına kadar açan tek kulüp. Sözleşmeyi imzalayıp hemen kampa katılıyor. O artık 2. Lig B Kategorisi futbolcusu.

Sezona takımı da çok iyi başlıyor, o da. Kalitesini ve karakterini hemen belli ediyor.Taraftar da anında benimsiyor onu. Çok iyi bir diyalog kuruyorlar. Takım, başarılı geçen klasman gruplarından sonra playoff gruplarına kalmaya hak kazanıyor. Orada da güzel performans sergiliyorlar. Ancak yetmiyor, ilk 2'ye giremeyip Play Off'a kalıyor.

Bu zamana kadar üstün performansı ve efendi kişiliğiyle gönüllere taht kuran kahramanımız takım içindeki bazı problemlerden ötürü birkaç futbolcuyla kavga ediyor, antrenmanlara çıkmıyor. Üstelik takımın kader maçlarının başlamasına 1 hafta kala. Taraftar içinde homurdanmalar oluyor, ancak yine de bugüne kadar yaptıklarını unutmayanlar da var tabii.

Sonra malum maçlar oynanıyor. Hani şu kimsenin zihninden kazıyıp atamayacağı maçlar. Bir maçta 3 penaltı kurtarıyor, diğer maçta penaltılarda 4-3 gerideyken ve karşı takımın 5. penaltısını kurtarıp penaltıların uzatmalara gitmesini sağlarken 6. penaltıyı da kurtarıp maçı kazandırıyor (Bu mucizevi olaylar yaşanırken ben dershanede gizli gizli radyo dinlemeye çalışıyorum.). Artık o gerçek bir kahraman oluyor. Sadece dürüst değil, aynı zamanda başarılı bir sporcu olduğunu da cümle aleme kanıtlıyor. Sonrasında takım rahat bir galibiyet alıyor ve Lig A'ya yükseliyor.

Kahramanımızın bir senelik sözleşmesi bitiyor, doğal olarak hemen yenileniyor. Ama kahramanımız yine boş durmuyor, alıyor eline playoff maçlarında giydiği formalarını, açık arttırmayla satışa çıkarıyor. Elde edilen geliri lösemili ve zihinsel engelli çocukların yararına harcayacağını söylüyor.

Ertesi sene geçiş süreci yaşayan takım pek de iyi bir performans sergileyemiyor. Kahramanımız da ertesi sezon yeni gelen teknik direktörün kendisini istememesiyle birlikte başka bir takıma gidiyor. Orada tutunamıyor, sonrasında iki takımda daha oynayıp futbolu bırakıyor. Bu esnada tabir-i caizse "elleriyle" Lig A'ya taşıdığı takım, Süper Lig'e yükseliyor.

Kahramanımız bir gün İstiklal Caddesi'nde yürürken bir muhabir yaklaşıyor. "Hangi takımı tutuyorsunuz?" deyip uzatıyor mikrofonu. Bir an bile tereddüt etmeden "Eskişehirspor." diyor. Tecrübesiz muhabir bir an şaşırıp "Neden?" diye soruyor. Kahramanımız "Çünkü ben orada 2 sene kalecilik yaptım ve Eskişehirsporlu oldum." diye cevaplıyor. Bir taraftarı daha fazla gururlandıran bir an olabilir mi?

Kahramanımızın adı: Sefer Hakan Olgun. Ve o benim gerçekten kahraman gözüyle baktığım bir insan. Her şeyi göze alıp yanlış giden bir şeyleri düzeltmeye çalışması, kendine uzatılan eli sıkı sıkı kavrayıp vefa göstermesi, her türlü olumsuzluğa rağmen takımı için mucizeler yaratması... Bunlar ondan alınabilecek birkaç ders. Şimdilerde Eskişehirspor altyapısında kaleci antrenörlüğü yapıyor. Bizi Cebeci Stadı'ndan bugüne taşıyan sihirli eller, geleceğimizi yetiştiriyor. Altyapı için ondan daha iyi bir seçenek olamazdı. Gerçek bir Eskişehirsporlu, gerçek bir profesyonel ve dürüst bir insan. Gençlere futboldan başka öğretebileceği şeyler de var.

Umarım kendisini bir gün a takım teknik direktörü olarak ya da kendi hayali olan kulüp başkanı olarak görürüz. Çünkü o, Eskişehirspor'a çok yakışıyor.

1.2.11

1-0 Oldu, Bizim Oldu




Ankara'dan mutlu ve umutlu ayrılan taraftar 9 gün sonra takımıyla yeniden buluşuyordu. Bu sefer sahamızda Konyaspor'u ağırlıyorduk. Kimse galibiyet dışında bir şey düşünmüyordu. Hatta taraftar forumundaki tahmin yarışmasında bile sadece 1 kişi mağlup olacağımızı, 12 kişi berabere kalacağımızı düşünüyordu. Kendimize bu kadar güvendiğimiz bir maç daha hatırlamıyorum. Aslında iç sahada herkesi dize getirebilen bir Eskişehirspor ile deplasmanda sadece bir galibiyeti bulunan Konyaspor karşılaşıyordu, normal olan galibiyeti düşünmekti ama senelerdir en olmadık maçları kaybetmeye öyle alışmıştık ki pozitif düşünmek bile anormal gelebiliyordu.

Normalde kapalı tribünde maç izlerim, ancak bu sefer tribün bir saat öncesinden dolmuş. Ben de mecburen açık tribüne gittim. Kar yağmaya başladı. Açık tribünün tecrübeli taraftarları birbirlerine kaç kat giyindiklerini, içliklerini, çoraplarını anlatıyorlardı. Soğuk havaya önlem alınabiliyordu belki ama ıslandıktan sonra insanın ayak damarlarını donduran o beton zemin bizi gerçekten zorluyordu.

Açık tribün soğuk havaya ve kara rağmen normal doluluğuna ulaşmıştı. Kapalı tribün tıklım tıklım doluydu. Maçın pazartesi günü oynanmasına ve buz gibi havaya rağmen 80-90 kadar Konyasporlu da takımını yalnız bırakmamıştı. İlk yarıdaki maçta bizi çok iyi ağırlayan ve birlikte centilmen görüntüler sergilediğimiz Konyaspor taraftarını "Hoşgeldiniz" diyerek karşıladık. Onlar da bizleri alkışladılar. Ancak ilk yarının sonunda saha kenarında daracık kıyafetler giyip zar zor yürüyen ve bu soğukta yevmiyesini kazanmaya çalışan Twigy ve Eses Bonus Maskotlarına kar topu atılmasıyla, zaten her zaman barut gibi olan açık tribünün sağ tarafı hareketlendi. Küfürleşmeler, sataşmalar yaşandı. Yine de çok fazla bir olay olmadan maç bitti. Ben bu yazıyı yazarken onlar da otobüslerinde efkarlı besteler mırıldanıp düşmeme hesapları yapıyorlardır.

Gelelim maçın teknik analizine. Ivesa-Sezgin-Diego-Safet-Volkan-Pele-Alper-Burhan-Sezer-Tello-Ümit ilk 11'i ile sahadaydık. Geçen haftadan farklı üç isim vardı yani. Pele yine ön liberoda tek başınaydı, Alper onun biraz önünde orta sahanın ortasındaydı. Tello sağ, Burhan sol açık oynarken Sezer de Ümit'in arkasında yer alıyordu. Geçen haftaya göre biraz daha statik bir orta sahamız vardı diyebilirim.

Maçın ilk 10 dakikasında neye uğradığımı şaşırdım. Konyaspor bizim bölgemizde inanılmaz bir baskı oluşturmuştu. Hakan'ın yazısında da belirttiği gibi bunu bekliyorduk, ama kendi adıma ben bu kadarını tahmin etmiyordum. Bu süre zarfında Konyaspor birkaç pozisyon girişiminde de bulundu ancak başta Diego olmak üzere defansın yerinde müdahaleleri ile bu tehlikeler fazla büyüyemedi. Daha sonra üzerimizdeki baskı azaldı ve topu oyuna daha iyi sokmaya başladık. Sezer, Ümit, Burhan ile pozisyonlara girdik ancak son vuruşlarda beceriksizdik. İlk yarının ortalarında oyunun kontrolü artık tamamen bizdeydi. Kanatlardan güzel bindirmeler, ortadan güzel verkaçlarla kaleye ilerlemeye çalışıyor, zaman zaman başarılı olsak da çoğu kez Konyaspor'un faulleri veya pas hataları-top kayıpları yüzünden başarılı olamıyorduk.

İkinci yarı takım durağanlaşmıştı. Tabi bunda soğuk hava, ıslak zemin, hafif hafif kendini hissettiren yorgunluk ve Konyaspor'un sert oyunu ve yine Konyaspor'un oyunu soğutmaya yönelik hareketleri etkiliydi. Konyaspor ikinci yarıda Eskişehir'e beraberlik için geldiğini iyiden iyiye belli etti. Yerden kalkmayan, taç dahil her türlü atışı geciktiren futbolcular, yapılan sert fauller ve bunlara çanak tutan Mustafa Kamil Abitoğlu oyunu çıkmaza soktular. Tek forvetle gol atmamız zor gözüküyordu, ve Bülent Uygun Batuhan'ı sahanın en vasat isimlerinden Burhan'ın yerine aldı. Sezer sol açığa geçti, Alper biraz daha ofansif oynamaya başladı. Batuhan sahada dikilse bile defansı meşgul edebilen bir cüsseye sahip. Keza yine öyle oldu ve biraz daha etkili olmaya, defansta boşluklar bulmaya başladık. Bu sırada yorulan Alper'in yerine Bülent Ertuğrul girdi. O girince Pele Alper'in bölgesine, Bülent de Pele'nin bölgesine kaydı. Bu sırada Konyaspor da atak yapmayı hatırlayıp birkaç pozisyona girdi. Bu sırada yorulan Tello'nun yerine Serdar Özbayraktar girdi. Girdikten bir dakika sonra da sağ kanattan bir serbest vuruş kazandırdı. Bu serbest vuruşu Pele kullandı, Diego çok güzel bir kafa vurdu; Konyaspor kalecisi topu güç bela çıkardıysa da Sezer Öztürk tekniğinin yanında fırsatçılığının da olduğunu gösterdi ve bu sezonki 4. golünü attı. 84 dakika boyunca defalarca sakatlanan Konyasporlu oyuncular birden dirilmişlerdi sanki. Üzerimize gelmeye çalıştılar, ancak arkada çok boşluk bıraktılar. Bu bölümde birkaç yüzde yüzlük gol kaçırdık. Sonuçta maçı 1-0 kazanmış olduk.

Oyuncuları tek tek değerlendirecek olursak:


Ivesa: Fazla iş düşmedi ancak 2 tane çok kritik hata yaptı, birinde top üstten auta çıktı, ikincisinde topu yine kendisi kontrol etti. 367 dakika ve 4 resmi maçtır kalesini gole kapayan bir kaleci olarak bizleri hala tedirgin ediyor.
Sezgin: Birkaç pozisyon dışında hatası yoktu, onda da kademesinde Diego vardı zaten. Hücumda biraz daha etkili olması gerekiyor. Tello ile iyi anlaştılar.
Diego: Ayrı bir yazı konusu. Her gün bizi biraz daha mest ediyor. Her kademede, her hava topunda o var. Topu oyuna o sokuyor. Takım hücumda sıkışınca uzaktan şut çekiyor. Sadece "Maşallah
Safet: Bildiğimiz Safet. Basit ama garanti oynadı. Takımda Diego'yu en iyi tamamlayan oyuncu. Hatasızdı.
Volkan: Geçtiğimiz haftalarda Erkan ile oynamaya alıştığı sol kanatta Burhan'ın oynamasıyla pas alışverişlerinde biraz sorun yaşasa da defanstan seken birkaç topa ve Tello'nun kornerden açtığı ortaya iyi vurdu. Erkan'ın dönüşüyle daha iyi olacaktır.
Pele: Geçen haftadan daha iyiydi ve o haftaki hatalarını tekrar etmedi. Diego ile uyumları iyiydi. Orta sahada iyi top dağıttı. Ayrıca goldeki ortası ve Batuhan'ın kaçırdığı goldeki ara pası çok güzeldi. Kafasını futbola verdiği belli oluyor.
Alper: İlk yarıdaki Alper bence tartışmasız sahanın en iyisiydi. Çok iyi top taşıdı. İkili mücadelelerde hep ayakta kaldı, çok kritik toplar çaldı, güzel paslar attı. Bir pozisyonda Ümit Karan'a atmaya çalıştığı topu kaleye çekseydi belki de gol atacaktı. 60. dakikadan sonra fiziksel olarak düştü. Güçlenmeye ve tecrübeye ihtiyacı var.
Burhan: Geçen haftaki gibi etkisizdi. Umarım düzelir.
Tello: İyi mücadele etti, çok koştu. Yine güzel paslar atıp etkili ortalar yaptı. Kornerlerde topun başında hep o vardı. Ancak iki pozisyonda kendini gereksiz bir biçimde yere attı. Bu tecrübedeki bir oyuncunun bu tarz şeylerle uğraşmaması gerekir.
Sezer: İyi bir maç geçirdi. İlk yarıda güzel bir frikik kullandı, top auta çıktı. Bir de kritik gol kaçırdı. Burhan çıktıktan sonra sol kanada geçti, orada pek etkili olamadı. Ancak golde oyuna ne kadar konsantre olduğunu ve gerektiğinde fırsatçı da olabildiğini gösterdi. Süper Lig'de bu sezonki 4. golünü atıp Batuhan'ı yakaladı. Gördüğü sarı kart çok anlamsızdı ve cezalı duruma düştü.
Ümit: 3-4 tane net diyebileceğimiz pozisyon harcadı. Bir pozisyonda rövaşatayla çok güzel vurdu, ancak top defansa çarptı. Eğer o gol olsaydı, Eskişehir Atatürk Stadyumu'nun gördüğü en güzel gollerden biri olurdu kuşkusuz.
Bülent Ertuğrul: Kadro dışı kalır, sonradan oyuna girer. Ama Bülent Ertuğrul hep aynı Bülent Ertuğrul. Varlığı güven verir.
Batuhan: Defansı meşgul etmekten ve Sezer'in Konyasporlu oyuncuyla olan kavgasını ayırmaktan başka pek bir şey yapmadı. Şayet maç 1-1 bitmiş olsaydı Pele'nin ara pasıyla içine girdiği %100'lük pozisyonu nasıl harcadığı konuşulacaktı.
Serdar: Maça girdi, serbest vuruş kazandırdı, o serbest vuruş gol oldu. "Kısmet." diyelim.

Kısacası -2 derece havada saatlerce beklemeye sonuna kadar değdi. Oynanan futbol çok iyi değildi evet, ancak bütün saha içi ve dışı faktörleri göz önüne getirilirse bu şartlarda ancak bu kadar futbol oynanır. Ayrıca Ziya Doğan ve benzeri teknik direktörlerin takımlarına karşı bu şartlarda galibiyet almak başarı sayılabilir.

(Kar durduktan sonra çekilmiş bir fotoğraf, tüm destekçilere alkış...)




Pazar akşamı TT Arena'dayız. Ve ben kendi adıma ümitliyim.

Fiyaskonun Adı : TRT



Yıllar önce açılmış bu pankart. O günden bugüne bir arpa boyu yol kat edemediğimiz için geçerliliğini korumaya devam ediyor bu nazik talep...


Eskişehirspor-Konyaspor maçı pazartesi gününde Süper Lig'de oynanan tek maçtı ama toplam 54 saniyelik özet görüntü ve 3 cümleyle bitirdiler yayını, şaka gibi. Cumartesi yada pazar günü oynandığı takdirde gece yarısı da olsa en azından 3 dakikalık özet gösterilir ve nezaketen bir iki klişe yorum yapılırdı. "Anadolu'nun güçlü takımlarından......... " , "Taraftar yine güzel şovlar sunmuş izleyicilere....." gibi sözlerle önce nabza şerbeti verilir, akabinde oynanan futbolun 90 dakikasını izlemeye tenezzül bile etmemiş eski futbolcu veya teknik direktör bozması biri çıkar ve "büyük(!) takımlarda oynayacak kapasitede oyuncu bak şu 20 numara" gibi saçmalıklar sunar önümüze, biz de afiyetle yeriz bunları. Alıştık artık çünkü. Kaldı ki, alışmasak dahi başka şans vermediler bize, tekelci sistemin getirdiği 2 obje sistemin döngüsünde mükemmel paslaşmalarla oynadı ve güç dengesizliğinin iyice artmasını sağladı. İstanbul'un ekonomik gücünü, reklam peşinde koşan iş adamlarını arkasına almış üç malum takım ve onların muadili İstanbul basını...

Bu duruma Eskişehirspor taraftarları mail ve telefonla TRT'nin başını ağrıtmak suretiyle yüzde yüz haklı bir tepki gösteriyor şu sıralarda, ancak açıkçası benim derdim Eskişehirspor'dan ziyade daha geniş bir bakışla "Türk Sporu"na TRT'nin vurduğu balta. Çünkü zaten TRT tarafsız kalmayı başarırsa, yavaş yavaş taşlar yerine oturur ve denge bir şekilde bulunur. Dolayısıyla bir taraftardan ziyade, sporsever olarak yazdım bu yazıyı...

TRT, zaten başlı başına fiyaskolarla dolu, ama konumuz spor madem ki, bu konudaki zırvalıklara değinelim biz de. Bir defa takımlar arasındaki adaletsizlikten önce, TRT'nin misyonunu incelemek gerekir. Bir devlet kanalı nasıl olur da popüler kültürün peşinden koşar, yayın ihalelerine girer ve yorumculuk yapması için emekli futbolcuya milyon dolara yakın meblağ öder? Devlet kanalı dediğimiz kurum, onlarca özel kanaldan farklı olarak zaten kendisine devletin oluşturduğu fondan gelir sağlıyor. Dolayısıyla izlenme kaygısı olmaksızın tüm vatandaşına eşit mesafede durabilmeli.

Cumartesi, pazar ve pazartesi günü yaklaşık 20 kanalda Süper Lig'de oynanan 4-5 maç tartışılıyor zaten yeterince. TRT illa futbol yayını yapacaksa değerli zamanının birazını popüler olmayan takımlara, alt liglere, amatör kümelere ayırsa mesela... Veya daha idealist olalım; TRT niye futbol yayını yapıyor? Buna cidden gerek var mı? Kesinlikle yok. Tamam, ülkemin bazı yerlerinde sadece TRT çekiyor, diyenler çıkar tepki gösterir ama gerçekçi olalım, sadece TRT izleyebilen adam da haftanın 3 günü futbol izlemek istemez zaten. Haber izlemek ister, gündemi merak eder. Ama yok, o uzak memleketteki vatandaş Beşiktaş'ın transferlerini, Galatasaray'ın yeni stadını yada Fenerbahçe'nin Aziz Yıldırım'ını görmeden rahat uyku uyuyamaz, o yüzden ne yapıp edelim TRT'de bunlara yer verelim biz dimi? Akıl alır gibi değil...

Devletin 1. kanalı TRT 1'in hafta sonunu futbola ayırıp çok ihtiyacı varmış gibi İstanbul takımlarını pohpohladığı esnada ülkenin dört bir yanında amatör kümelerde berbat zeminlerde futbol oynamaya çabalarken sakatlanan, otoparkta çekiç atma antrenmanı yapıp sonrasında olimpiyatta madalya alan, kış aylarında dahi ısıtılmadığı için ürkütücü soğuklara sahip salonlarda basketbol, voleybol, hentbol oynarken iyi ısınamadığı için sakatlanan yada gerçek performansını sahaya koyamayan, yedek taburelerinde(!) beklerken hastalanan çocuklar var. Sonra, güzel deri koltuklarında yayıla yayıla oturan büyük patronlar, nam-ı diğer devlet baba "neden bu ülkede sporcu yetişmiyor?" diye sorunca biz yine tepkisizce, "evet yeaa bizden adam çıkmaz, bak Avrupalıya nasıl yapıyorlar bu işi" diyerek iyice dibe vuruyoruz.

Devlet kanalı dahi bu gençlere kayıtsız kalıyorsa bu ülkede, bizden cidden "adam" olmaz...