29.5.11

Bitmek Bilmeyen Mesele: Stadyum


" 7 - Halen 1500 kişilik kapalı ve 15000 kişilik açık seyirci alabilen Atatürk Stadı ile 1000 kişilik açık seyirci alabilecek Şeker Stadı ile bugün için ihtiyacı kafî saha ve stad mevcuttur. Ayrıca Atatürk Stadı'nın tevsi için gereken istimlâklar yapılmış olup, yine yüksek yardımlarınızla 5 yıllık plâna alınması ve ilk yıllara konması halinde Eskişehir'de kapalı tribünler 12000, açık tribünler de 38000 ki cem'an 50000 seyirci alabilecek kudret ve büyüklükte olacaktır."



Eskişehirspor'un kurulmasında adım adım sona yaklaşılırken, Haziran 1965'te, o dönemde Ankara'da bulunan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Federasyon Başkanlığı'na 7 maddeden oluşan bir taahhütname gönderilmiş. Bu maddelerin ilk altısı kısmen makul seviyede olsa da, yedinci madde dikkatimi çekti. Bugün dahi imkanı zor olan bir vaatte bulunmuş Eskişehirspor Kulübü, hem de henüz kurulmamışken. Başlangıç kapasitesi 16500 görünen Eskişehir Atatürk Stadyumu zaman içinde yapılan değişiklikler ve sonrasında kural gereği yapılan koltuklandırma çalışmaları neticesinde 2011 itibariyle 18700 seyirci kapasitesine sahip konuma geldi.

1971 yılında Akdeniz Oyunları için inşa edilen İzmir Atatürk Stadyumu uzun yıllar boyunca 63.000 kapasiteyle ülkenin tek yüksek kapasiteli stadı olarak varlık gösterdi, ancak 2002'de bu ünvanı, İstanbul'da bir türlü gerçekleştirmeye hak kazanamadığımız Olimpiyat Oyunları için tasarlanan Olimpiyat Parkı bünyesindeki İstanbul Atatürk Olimpyat Stadı (84.000) ele geçirdi. Bundan beş yıl öncesine kadar Türkiye'de yüksek kapasitede ve standartlarda kabul gören yalnızca bu iki stad varken, dünyanın ekonomik anlamda globalleşmesiyle birlikte yayılan endüstriyel futbolun ülkemize de girmesiyle beraber bu sayı artış gösterdi. Önce, Fenerbahçe'nin kullandığı Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nun kapasitesinin 50.000 sınırına çekilmesi, sonrasında Kayserili işadamının çabalarıyla yapılan ve kendi adını taşıyan 33.000 seyirci kapasiteli Kadir Has Stadyumu, son olarak Galatasaray'a yıllarca hizmet etmiş Ali Sami Yen'in bulunduğu arsa karşılığında yapılan Türk Telekom Arena(52.500) bu zincire eklenen halkaları oluşturdu. Bunların yanı sıra Anadolu'da bir çok şehirde yapılan-yenilenen Bursa Atatürk Stadyumu(25.000) Şanlı Urfa Gap Arena(30.000), Rize Şehir Stadyumu(15.000) gibi aternatiflerle ülkenin stadyum çıtası yukarı çekilmiş oldu. Tüm bunlara ek olarak, Ankara'nın ve ülkenin en eski statlarından biri olmasının yanı sıra Eskişehirspor'un 2.Lig B Kategorisi'nden kurtulduğu 2006 ilkbaharında resmi olmayan rakamlara göre 35.000 taraftara ev sahipliği yapmış Cebeci İnönü Stadyumu da yıkılmaya yüz tutmuş olsa da tarihiyle ayrı bir yerde bulunuyor.

Türkiye'nin dört yanındaki stadyumlar birer birer gelişirken, Eskişehir'de bu konuda rivayetlerden öteye geçilmiyor. Geçtiğimiz aylarda, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı bir oyla kaçırmadan önce yapılan sunum dosyasında yer alan 8 ilden biriydi Eskişehir. Şehirde şu an bulunan Atatürk Stadyumu'nun şampiyona düzenlemek için gerekli kriterleri bulunduğu alanda sağlamasının zorluğu nedeniyle şehir merkezine kısmen uzak bir noktada 37.000 kapasiteli yeni bir stadyum yapılacaktı. Ancak, organizasyonu şaibeli bir oylama neticesinde Fransa'ya kaptırdıktan sonra, Eskişehir'de stadyum konusu tekrar soru işaretleriyle dolu bir dosya halini aldı.

Yakın zamanda Eskişehir İnşaat Mühendisleri Odası tarafından yapılan açıklamada, stadyumun yeni bir bölgeye taşınması veya yerinde geliştirilmesinin zorluğuna dikkat çekildi. Çözümün, sıkıntı giderilene kadar Açık Tribün'ün üzerinin kapatılmasında olduğu söylendi. Haksız bir açıklama değil. Ancak, realist bir bakış açısıyla, Türkiye'nin kültürel, ekonomik ve sportif başarı anlamında en hızlı gelişen öncü kenti Eskişehir'de mevcut stadın yetersizliği kabul edilemez. Euro 2016'yı kaçırmış olsa da TFF'nin er yada geç bir turnuvaya ev sahipliği yapma isteği biliniyor. Bu nedenle hazırlıklı olmak gerekir. Herhangi bir uluslararası turnuvanın netleşmesine gerek duymaksızın Euro 2016 projesinde yer aldığı gibi, en az 35.000 seyirci kapasiteli bir stadyuma acil ihtiyaç var. Zira, Eskişehirspor Kulübü maçlarını 2. lig yıllarında dahi 15.000 seyirci ortalamasıyla oynamış ve sportif başarıdan bağımsız seviyede bir seyirci talebiyle karşı karşıya kalmış durumda. Kaldı ki, yavaş ama sağlam adımlarla sportif başarının da geldiği düşünülürse, Eskişehir'de yeni bir stadyum ihtiyacı kaçınılmaz gerçektir. Ek olarak, yeni bir stadyumun kaliteli futbolcu transferine yapacağı katkı da göz ardı edilmemelidir.

Kaçınılmaz olan bir sonucu tartışıp, olasılıkları düşünmektense, er yada geç yapılacak olan stadyuma odaklanıp, şimdiden detayları düşünmekte fayda var. Giriş çıkışlar, tuvaletler, büfelerin geniş bir alanda hizmet vermesi ve güvenlik gibi ana gereksinimler zaten yerine getirilecektir. Bunlardan farklı olarak akla ilk gelen, tribünlerin sahaya olan yakınlığı. Atletizme ülkemizde verilen önemin yalnızca futbol sahalarının etrafındaki tartar pistten ibaret olduğu yıllarda yapılmış tüm şehir stadyumlarının yapısı hemen hemen birbirine benzer. Bir adet Açık Tribün, hemen karşısında protokol, vip, kamera odası gibi unsurları bulunduran Kapalı Tribün ve bu tribünlerle yeşil saha arasında anlamsız uzunlukta bir boşluğa sığdırılmış tartar pist. Günümüzde atletizme özel sahalar her şehirde mevcut. Eskişehir'de de bu ihtiyacı karşılayacak standartlarda sahalar mevcut. Dolayısıyla yeni yapılacak olan stadyumda tribünler sahaya olabildiğince yakın olmalı. Bu yakınlık ve oval stadın getireceği psikolojik etki misafir takım oyuncuları üzerinde bir baskı yaratacaktır şüphesiz. An itibariyle buna verilecek en başarılı örnek, yeni ve belirgin bir gelişme olması dolayısıyla TT Arena'ya geçiş sonrasında Galatasaray'ın rakip üzerindeki etkisi. Hatta, TT Arena'da oynadığımız ve 4-2'lik yenilgiyle ayrıldığımız maç sonrasında Teknik Direktör Bülent Uygun ve Başkan Halil Ünal, yenilgide stadyumun etkisini itiraf etmişlerdi. Sahaya çıkan bir misafir takım futbolcusu, özellikle de benzeri bir stadda önceden fazla oynamamışsa, etrafında baktığında kaçabileceği bir boşluk arar, nefes almak ister. En kötü ihtimalle misafir takım tribününü görmek ister, biraz olsun stresini atabilmek için. Ancak, artık bahsettiğim yapıdaki stadyumlarda deplasman taraftarları asla seslerini duyuramayacakları, köşe ve karanlıkta kalan bir noktada maçı izlemek zorunda bırakılıyor.

Bir diğer detay ise, maneviyat. Taraftar, galibiyet, şampiyonluk, kupa görmek ister elbette. Ancak, özellikle Eskişehirspor gibi sahada oynanan oyundan ziyade tribündeki görselliğiyle alkış ve ilgi toplayan bir takımı tutan insanlar kendi geçmişine, efsanelerine saygı bekler. Maddi beklentileri umursamaz. Stadyum yapılacaksa eğer, adında tek derdi kulübümüz üzerinden reklam ve rant sağlamak olan bir marka yerine efsaneleşmiş oyunculardan birini, Fethi Heper'i görmek ister mesela, yada kaptan İsmail Arca'yı. Belki de en güzeli, 65-75 yıllarına damgasını vurmuş, Anadolu'nun devriminde ilk ateşi yakan takımın hocası Abdullah Gegiç. Hem hak geçmemiş olur böylece. Ama en anlamlısı da henüz 25 yaşındayken yitirdiğimiz Sinan Alağaç olacaktır.

Maç öncesinde Atatürk Stadı'na toplu halde yürümek, tezahüratlar yapmak bir gelenektir Eskişehir'de. Eğer ki, yeni yapılacak stadyumun çevre düzenlemesinde temsili de olsa buna benzer bir ortam sağlanmaz, maç önü atmosferi eksik bırakılırsa gelecek nesillere Eskişehirspor'un ne olduğunu da eksik aktarmak durumunda kalır dünün ve bugünün taraftarları. Bu nedenle ulaşım ve stadyum etrafı projelendirilerken taraftarlığı babadan oğula, anneden kıza bir bayrak yarışı olarak yaşatan ve var eden şehir halkına kolaylık sağlanmalı, mümkünse 1965'ten günümüze arşivlenen dökümanları, fotoğrafları, videoları ve tabi kupaları, ama en önemlisi terletilmiş formaları sergileyeceği bir müze ile taçlandırmalıdır.

Saydığım detayların gerçekleşeceğine dair bir taahhüt, 1965 yılında, federasyonu ikna etmek için yazıldığı gibi ütopik değil de içtenlikle, altyapısı oluşturularak sunulduğu takdirde eminim ki, ülkenin dört yanına yayılmış bir milyon Eskişehirspor Taraftarı birer tuğla alır ve yeni evimizin inşaatına el vermek için birlik olur.

15.5.11

Doğa Kaya Gerçeği




Son zamanlarda Lig Tv maç sonunda istatistikleri verirken hangi futbolcunun kaç km koştuğuna bakıyorum özellikle. Çok şey anlatır çünkü. Tamam, pozisyonu gereği kısmen az koşması gerekenler olur elbette, ancak yine de istisnalar dışında tüm oyuncuların özverisini yansıtır bu tablo. Hırs, azim, istek gibi klişeleşmiş kelimelerin rakamsal yansımasıdır bir nevi.

Televizyondan izlediğim maçlarda rakamsal olarak teyit ettiğim, tribünden takip ettiğimde ise bizzat izleyip takdir ettiğim bir Doğa Kaya gerçeği var. Dinamik yapısı sayesinde sürekli oyunun içinde kalmaya gayret eden, forvetle birlikte hücuma çıkıp, hemen devamında defansla birlikte savunma yapan, en azından yeltenen, mücadele eden biri.


Herkes, iki sezon önceki Beşiktaş maçında Yusuf'tan aynı hücumda arka arkaya yediği çalımlarla dalga geçerken ben her yediği çalımdan sonra tekrar saldıran Doğa'yla gurur duydum.

"Bu ligin oyuncusu değil, kapasitesi yetersiz" diyenlere inat attığı tam saha deparları hayranlıkla izledim. Yaptığı hataların ardından kahretmek yerine, düştüğü saniye ayağa fırlayıp mücadelesine devam eden, bir nevi hacıyatmaz gibi direnen Doğa'ya saygı duydum.

Unutmak istediğimiz, ama her sezonunu, her maçını tek tek yaşadığımız için asla aklımızdan çıkaramadığımız, bitmesi için gün sayarken zamanın ağır aktığı o yıpratıcı yılların son demlerinden bugüne kadroda ite kaka, inatla yerini koruyan, sessizce formayı terleten ve bununla reklam yapmak yerine işini yapan Doğa'yı bizden hissettim.

Ankaraspor deplasmanında sakatlığı nedeniyle kadroda kendine yer bulamayınca "takım elbiseli abiler"in peşinden deri koltuklara gitmek yerine deplasman tribününe herhangi bir taraftar gibi bilet alıp sıraya geçerek girmeyi tercih eden, kapıda çantası aranırken "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye diklenmek yerine sessizce bekleyen ve ayakta maçı izleyen Doğa'ya hayranlık duydum.

Çok değil üç yıl önce, adı sanı belli olmayan dipsiz kuyunun sonundaki duvarı yıkan ve bize ışığı gösteren golü atan Doğa'yla aynı anda sesim kısıldı, yalnızca bir kaç metre ötesindeki tribünde!


Yıpranmış, yorulmuş ve kanını tazeleme ihtiyacı duymuş. Hal böyle olunca, Antalyaspor'dan gelen -samimi olduğuna inandığı- teklifi de kabul etmiş. Biraz üzüldüm, biraz mutlu oldum. Üzüldüm, zira genişleyen ve derinleşen kadroda hak ettiği saygınlığı, itibarı görememeye başlamıştı ve gitti. Mutlu oldum, çünkü ayrılırken transfer olan profesyonel bir futbolcu gibi değil de, okul değiştiren bir öğrenci gibi samimi veda etti takıma, taraftara, şehre...

Bugün ayrıldığı Eskişehir'e yarın başka formayla geldiğinde, tribünden adını haykırıp alkışlamak naçizane bir teşekkür, mütevazı bir vefa olacak. O güne dek, kendine dikkat et Doğa Kaya.





30.4.11

Paşa'ya Saygı Duruşu


Eskişehirspor'u şehir dışında tutmanın yansımalarından biri, sorulan birbirinden saçma sorular olmuştur hep.

-Eskişehirsporluyum
+Hadi ya... (kafası karıştı)

...bir süre sonra toparlar ve tekrar başlar,

+ Tamam onu anladım da, başka?
- Başka derken?
+ Hani üç büyüklerden?
- Üç büyük derken?
+ işte İstanbul takımlarından hangisini tutuyorsun diyorum?
- öyle desene baştan, İstanbul'dan Kasımpaşa'yı tutuyorum ben.
+ ?!?%&!? (hepten gitti)


Yukarıdaki diyalog sık sık rastladığımız ve artık bıkma evresine geldiğimiz türden. Kısır bir döngüden ibaretken, verilen son cevap sonrasında muhatabımın mavi ekran vermesine neden olmanın mutluluğu bambaşka oluyor.

Uzak bir şehirde yaşayınca insan memleketini özler elbette. Ben de özlüyorum, Eskişehir'i. Binalar arasına sıkışmış da olsa hala var olan sıcaklık ve huzuruyla kendini özleten bir şehrim var. Eskişehir'e yazın Almanya'dan izne gelen dayımın sabahın köründe simit fırınına gidip, çocuk gibi mutlu olmasını anlayamazdım önceleri. Şimdilerde ise ne zaman Eskişehir sokaklarında yürüsem gerçek anlamda bir aidiyet hissi yaşarım, ailemle biraz vakit geçirdikten sonra sokağa atarım kendimi. Plansız programsız kısa bir şehir turu yaparım. Doktorlar Caddesi'nde bisikletle gezen yaşlı amcaları, Porsuk kenarındaki çimlerde oturan sevgilileri, arkadaş gruplarını, birbirine "hacım" diye seslenenleri gördükçe terapi gibi gelir bana Eskişehir. Sonra, tanıdık mekanlara giderim rastgele. Mutlaka tanıdık bir yüze rastlar, oturur muhabbet ederim. Hava kararınca barlar sokağına geçeriz birlikte ve seans biter nihayetinde.

Kaçınılmaz son, İstanbul'a dönerim. Her defasında aklımın bir köşesi Eskişehir'de kalsa da, gittiğim yerde de sığınacağım bir liman olduğunu bilmek rahatlatır beni. Bir türlü bitmek bilmeyen okulumdan çıkıp eve giderken, gidemediğim bir maçta Eskişehirspor yenilmişse yada sadece canım sıkılmışsa düşünmeden atlar Kasımpaşa'ya giderim, yine plansız, yine programsız. Önce, aynı benim gibi alt liglerde, başarısı rivayetlerde saklıyken tarafını seçen gençlerin sıkça vakit geçirdiği Ziyafet Sokak'ta alırım soluğu. Bir binanın yan duvarında boydan boya duran dev Kasımpaşa armasından aldığı isimle "Arma Altı"nda... Misafirden öte, müdavim olmama rağmen ilgilerini eksik etmezler hiç bir zaman. Çay gelir anında, boş tabure yoksa yer verir yaşça küçükler. Öyledir Kasımpaşa'da, aralarında bir yaş dahi olsa saygıdan ödün vermezler. Sonra, turlarız semt içinde, tıpkı Eskişehir'de olduğu gibi burada da tanıdık simalar çıkar karşıma. Kasımpaşa'da da yaşlı amcalar bisiklet üzerinde dolaşır. Porsuk kenarında olmasam da Haliç teselli olur bana. Sonra hava kararır ve zamanın akış hızına inat, yavaş içeriz birayı köşedeki semt birahanesinde...


Kulüpler arası kardeşlikten öte, ikili dostluklar üzerine kurulmuş bir bağ...

ve küme düşen Kasımpaşa'ya saygı duruşu kaldığı yerden devam eder...

34. dakika yaklaşırken tüm tribünde uğultu başlar Eskişehir'de: "34'te Paşa, 34'te..."

son on saniyede geri sayım yapılır ve bitince, güçlü bir ses yankılanır Eskişehir sokaklarında:

..."Kasım....Paşa....Kasım...Paşa..."

24.4.11

kim kimdir?

Son 2 haftada Eskişehirspor taraftarının üzerine geliyor herkes, yerli yersiz, mesnetsiz suçlamalarla..

Bir önceki yazıda Özgür de (ayarsız) değinmişti. Ancak pek anlamamış insanlar. Ben daha net bilgiler vermek istiyorum.

Eskişehirspor taraftarı için kim kimdir;

Fenerbahçe, 80'lerin sonunda futbolcularımızı, ihale karşılığı elimizden alandır. "Ayağa kalkmayan fenerli olsun"dur, açık tribünü ayağa kaldırandır. 81'de sabahın köründe herkes uyurken Eskişehir'i talan etmeye çalışanlardır.

Galatasaray, şampiyonluk maçımızda futbolcuların üzerinde helikopter uçurandır. Bolu yolunda futbolcu otobüsünün önünü kesip "İstanbul'dan çıkamazsınız" diyendir. Maçı 85 dk oynatandır. Yabancı hakem getirendir.

Beşiktaş, 82'deki olaylı maçın baş aktörlerindendir. Tatil olan maçta, hükmen galip gelendir. Büyük Kaptan İsmail Arca'yı dizleri üstünde hüngür hüngür ağlatandır. Amigo Orhan'ın "bir baba" dermanını elinden alandır.

Trabzonspor, 96'da Şota gol kralı olsun diye bize 7 atıp düşürendir. 2008'de bizi rakibi olarak görmeyendir. Cefakar Kaptan Sezgin Coşkun'un 3 kez yumruk yemesine rağmen, hiç bir futbolcusu "sarı kart" dahi görmeyendir. Tayfun Türkmen'i amatör bir hareketle oyundan atan hakemdir.

Bursaspor, ezeli ve ebedi rakiptir. Çekişmesi güzeldir. Coğrafyadan ve geçmişten gelen rekabettir. Yıllar önce direkten 3 defa dönen topumuzu dün tamamlayandır.

Antalyaspor, Orduspor'dur.

Ankaragücü, düzyazıdır.

Gençlerbirliği, biraz Ankara, biraz entellektüelizm, biraz Behzat Ç.'dir.

Göztepe, kader ortağıdır.

Karşıyaka, İzmir'dir.

Kocaeli ve Sakarya, İstanbul yolu karşılayıcısıdır.

Adana Demirspor, merak edilendir.

LigTV, güçlünün ve zenginin yanında olandır.

TRT, tarafsız kalmayandır.

Medya, yangına körükle giden, ar damarı çatlamış olandır. Oturduğu yerden, kendinden bihaber, haber yapandır.

Halil Ünal ve yönetim, Eskişehirspor taraftarının eline su dökemeyen, adına yakışmayandır.

Bülent Uygun, Eskişehir'i yeni yeni tanımaya başlayandır.

Futbolcular, gelip geçicidir.

Eskişehirspor, bir isyan ve bir çığlıktır. Bu çığlık takım 3. ligdeyken bile susmayandır.

Özetle rakipler rakiptir. Kimin ne olduğu bellidir. Senede 3 tane Eskişehirspor maçı izleyenlerin anlayamayacağı şeylerdir. Ligi 3-4 takımdan ibaret görenlerin ağzına geleni söylemeye hakkı yoktur. Kendi futbolcusunun bile "zihniyetinden" çekindiği taraftarların, Eskişehirspor taraftarına laf söylemeye hakkı yoktur.

Bu yazı bir taraftarın gönlünden, gözlemleri sonucu yazılandır. Taraftarlık penceresinden bakmaktadır. ANLAYANADIR..

22.4.11

isyan

"Ben iyi bi' adam olamadım, ama kimsenin adamı da olmadım." Emrah Serbes'in kaleminden çıkan, kendi doğruları peşinde koşarken pisliğin içinde kalan aykırı karakter Başkomiser Behzat Ç. söylüyor bunu, hikayesinin bir sahnesinde.

Eskişehirspor da böyle biraz, düzene ayak uyduramayanların takımı. Haksızlığa, saçmalığa tahammülü olmayanların takımı. Dayatılanları kabul etmek yerine özgürlüğü seçen, yanlış olduğuna inandığı düzenin adamı olmayı reddedenlerin takımı. Elbette kurallara, ahlak, etik ve toplum kavramlarına aşina, mümkün mertebe içinde yaşamayı kendine düstur edinmişlerin takımı...

Zamandan ve mekandan, en önemlisi de sezonlardan ve rakiplerden bağımsızdır Eskişehirsporlu'nun takım sevgisi. Bu taraftar, siyah kırmızı'dan sonrasına renk körüdür... Büyük istekle beklediği ama olmayınca da dert etmediği o "şampiyonluk" uğrunda, formasına sahne arkasında çamur bulaştırmaktan çekinmeyenleri hiç bir zaman anlayamaz. Çünkü ona göre formaya çamur, ancak sahadaki yıpranmış çimin arasındaki toprak ve akıtılan terin karışmasıyla bulaşabilir!

Küme yükselme maçlarını saymazsak hiç şampiyonluk yaşamamış bir takımı tutuyorum ben. 46 yıllık tarihinin yarısını alt liglerden kurtulmaya çalışarak geçirmiş, hatta bir dönem kapanmanın eşiğinden dönmüş bir takımı tutuyorum. 1960'ların sonu 70'lerin başında büyük bir inançla devrime yürümüş olsa da önüne koyulan engeller nedeniyle yarım kalan mücadelesinin yorgunluğunu yeni yeni üzerinden atan bir takımı tutuyorum.

Hiç şampiyon olmamış belki, ama kimsenin takımı da olmamış bir takımı tutuyorum, Eskişehirspor'u tutuyorum ben. Benim takımım size 'filler ve çimen' hikayesindeki çimen gibi görünüyor olabilir. Ama, oynaşırken dikkatli olun, acıtabilir! Zira, Eskişehirspor ne çimendir, ne de fil!



Bu yazıyı özellikle, ligi "şampiyonluk yarışına giren takımlar ve diğerleri" olarak görenlere ithaf ediyorum...



9.4.11

Forma için, Arma için...

Geçen sezondu, puan tablosu adına o kadar önemi olmasa da, taraftarın maneviyatı için büyük önemi olan bir maçtı. 3-1 yenildik. Yenildik ama yenilirken attığımız gol sonrasında tribünde yerini alması resmi kurumlarca engellenmiş taraftara armayı öperek armağan etmişti. Adem Sarı'nın bu hareketi beni maçtan koparmıştı. Yenilmek kimin umurumda o saniyeden sonra...


Bu sezon iç sahada Sivasspor'la oynuyoruz. 1-1 girilmiş son dakikaya kadar. Serbest vuruş için kavga eden iki oyuncu, ısrarıyla topu kazanan Pele. Topun gerisinde duruşu ve öz güveniyle tribünde gol pozisyonu almamızı sağlamıştı. Nitekim inatçılığından golü çıkarmış ve maçı bitirmişti. Gol sevincini gözünden akan yaşlarla yaşamış ve yaşatmıştı. Hırsın, isteğin göstergesi, takımına olan bağlılığın sembolü o damlalar yüzümüzü iki kat güldürmüştü.


Yine bu sezon, hatta geçen hafta. Yine bizim için yasaklı o maç. Yine sessizliğimizle oradayız. Bu defa öne geçiyoruz Batuhan'ın attığı golle. Gol sevincinde yine formamız var. Batuhan'ın üzerinden çıkarıp yere koyduğu ve armanın, formanın önünde saygıyla eğildiği o fotoğraf. Maçın skoru yine önemsiz. Kaybedilen 2 puan "tüh"den öteye üzmüyor kimseyi.


Ve bugün, güçlü bir rakip önünde tam da öne geçmişken inanılmaz iki hata, geriye düşmüşüz. Hatayı affetmeyen hoca Diego'yu kenara almış. Hatasının farkında olan Diego hırsını tıpkı Pele'nin attığı gol sonrasında olduğu gibi bu defa kederden gözyaşıyla dışa vuruyor. Zorunluluk yüzünden televizyondan izlediğim maç benim için o görüntüde bitti. Aklım yedek kulübesindeydi çünkü.


Maçı birlikte izlediğim arkadaşım Diego'nun ağladığını görünce "Ne kadar duygusal oyuncularınız var böyle" dedi yarı şaka yarı ciddi.. Düşündüm biraz, hak verdim bu samimi yoruma ve sonra aklıma bir çırpıda bu ayrıntılar geldi. Kazanmışız kaybetmişiz kimin umurunda, bize bu hisleri yaşatan, gururlandıran oyuncular olduktan sonra...


Duygusal takımız vesselam...

7.4.11

Sporda Şiddet Yasası


Sporda Şiddet Yasası TBMM'den jet hızıyla geçti. Artık meşale yakan hapis yatacak, küfür eden 1500 TL para cezasına çarptırılacak. Ve daha bunlar gibi çok madde var.

Tribünlerde şiddet hiç kimsenin istemediği bir durum. Ancak her sosyal alanında olduğu gibi tribünde de şiddetin tamamen giderilmesi adına insanların boğazına yapışmak gereksiz. Bu yasa daha taslak halindeyken ilgili komisyon başkanı "Hayalimiz herkesin oturarak maç izlediği stadyumlar yaratmak." demişti. Bu dönüşümü İngiltere çok önceden, Premier League kurulmasıyla birlikte yaşamıştı. Bunu takip eden süreçte holiganlar ve dolayısıyla tribün grupları bir bir dağılmış, yerine "paralı müşteri" olarak adlandırılabilecek seyirci kitlesi gelmişti. Tabi futbolun gitgide daha endüstriyel bir hal almasının sonucuydu bütün bunlar. Ancak bu, kulüplerin gerçek sahipleri olan işçi kesimin stadyumlardan tamamen uzaklaşıp publara yerleşmesine neden olmuştu.

Bunu anlatmamın sebebi Sporda Şiddet Yasası'nın en önemli gerekçesi olarak "Kadın ve çocukların stadyumlara girememesi."nin gösterilmesi. Oysa şu an İngiltere'de çocuğunuzu bir maça götürmeniz hemen hemen imkansız. Çünkü her koltuğun bir sahibi var. Ve tabi ki yanınızdaki koltuğun da. Ya çocuğunuza sezon başında kombine alacaksınız, ya da -bilet bulabilirseniz- ayrı ayrı yerlerden maçı takip edeceksiniz. Yani bence asıl mesele kadın ve çocukların maça gelememesi değil.

Şenol Güneş'in bir sözü var: "Önceden futbolu fakirler oynar, zenginler seyrederdi. Şimdi zenginler oynuyor, fakirler seyrediyor." Bence değiştirilmek istenen işte bu. Artık futbol zenginlerin oynayıp zenginlerin izlediği bir oyun haline getirilmek isteniyor. Gelir seviyesi düşük olanlar ise bu ortamdan tamamen uzak bir şekilde ekran önüne konulacak. Zaten bu o kadar aleni bir şekilde görünüyor ki. Başbakan'ı ıslıklayan sıradan taraftar kameralarla tek tek tespit edilirken sahaya rakı, votka şişesi atanlar nedense bir türlü tespit edilemiyor.

Gelelim meşale ve küfür gibi şeylere verilecek cezalara. 2009'da Ali Sami Yen Stadyumu'nda oynadığımız maç esnasında meşale yaktığı gerekçesiyle apar topar göz altına alınan arkadaşım Çağrı yaklaşık 1000 TL cezaya çarptırıldı ve şu an hala davası görülüyor. Ancak işin ilginç yanı, onun meşaleyle hiçbir alakasının olmaması, hatta yıllar sonra ilk kez maça gelmesiydi. Yani bu olay, bir tane işgüzar polis memurunun arkadaşın tipini beğenmeyip "Ben gördüm şu yaktı." demesiyle 2 sene süren bir hukuki angaryaya dönüştü. Şayet o polis SŞY'den sonra bu işlemi yapsaydı Çağrı geçen sene ceza evinden yeni çıkmış olacaktı.

Özetle, Sporda Şiddet Yasası; Türkiye'de zaten pek de yaygın olmayan tribün kültürünü bitirmeyi, futbolu daha da endüstriyelleştirmeyi amaçlayan göz boyayıcı bir yasadır. Bu yasayı çıkaranların da gün aşırı birbirlerinin "şerefsiz" ve "gerizekalı" olduklarını iddia eden, 15-20 günde bir de birbirine tekme-tokat saldıran insanların olması oldukça düşündürücü...

14.3.11

Just A Perfect Day

"Her güzel anı bir iz bırakır mutlaka" dedi Kaan. Parmağımdaki yaraya bakıp gülümsedim. Evet, normal bir hareket değildi bu, ama zaten normal bir günde değildik...



Yaz aylarında bile esen rüzgar nedeniyle buz kesen Olimpiyat Stadyumu'na gidecektik ve bir haftadır durmadan kar yağıyordu. Kendimizi Sibirya soğuklarına şartlandırmış, endişeyle cumartesiyi bekliyorduk. Hemen herkes o günden sonraki bir haftasını yatakta hasta geçirebileceğinin bilincindeydi. Ama evde oturup kalorifere sırtını dayamaktansa, kanyak yudumlayarak ısınmayı daha cazip buluyorlardı.

Kült bir roman öncesinde bohem hayat süren bir yazar gibiydi İstanbul: soğuk, içe kapanık, sessiz. Cumartesiye hazırlanıyordu...

Güne uyandığımda açılan perdeyle birlikte odaya aniden giren güneş, bir haftadır süren karmaşık iklimi gündüze çevirmişti. Cumartesi sıradan bir gün değildi, hatta "gün" gibi de değildi. Karaktere bürünmüştü sanki. O da bizim gibi akşamdan kalmaydı. Başını kaldırmış gökyüzüne bakıyor, sıcaklığı hissediyordu, umutluydu, bizim gibi...

Öğleden sonra oynanacak maça rutin güzergahtan gittik; sabah simit dünyasında doyurucu ve sağlıklı bir kahvaltı, ardından henüz cuma gecesinde içilen alkolü kanından atamamış İstiklal Caddesi'nde kat edilen kısa ama güzel muhabbetli yol, ve nihayetinde uğrak mekanlardan birinde akşamdan kalma çivileri sökme çabası...

Göbeğinde yaşadığım ama bana hep uzak duran şehir İstanbul, yılın yalnızca bir kaç gününde evimde hissi yaşatıyor bana. Yine o günlerden biriydi. Normal şartlarda o saatlerde sükunetin hakim olduğu bir saatte Mis Sokak'ta mütevazı bir mekan şaşırtıcı bir mırıldanmayla düzeni bozuyordu. İçilen biralar kahvaltıya cila, muhabbete mezeydi. Kan akışının hızıyla paralel bir enerji yükseldi ortamda ve ufak ufak arttı çıkan sesin düzeyi. Tezahüratların doruk noktaya vardığı anda artık yola koyulma vakti gelmişti. Isınma turunu tadında bırakmak, günü yakalamanın en doğru yoluydu ve çıktık...

Normal şartlarda, bir hafta öncesinde yapılan planlamada bizi bekleyen otobüslere toplu bir yürüyüş yoktu, ancak farkına bile varmadan yaklaşık 50 kişi bir araya toplanmış "günaydın!" diyorduk gece mesaisinden uyanan Beyoğlu'na... Normal bir gün olmadığının sinyalleri başlamıştı çoktan!

Yoldayız... İstanbul'dan İstanbul'a 2 otobüs dolusu taraftar deplasman yolculuğuna çıktık. Olimpiyat Stadyumu'na ulaşmanın zorluğundan yakınmak yerine basit bir taktikle anılara bir iki satır daha ekledik.

Bataklık kıvamında yolları aşıp vardık otoparkına stadyumun. Henüz bilmiyorduk o dev alanın hayatımızda nasıl bir anlam kazanacağını. Tam gün okuyan liseli öğrencilerin öğle tatilinde yaptığı gibi herkes dört bir yana dağılmış volta atıyordu anlamsız anlamsız. Ben de onlardan biriydim. Elimde boş su şişesiyle sağa sola doğru yürüyordum. Öyle derinlere dalmışım ki, maçın başlamasına az bir süre kaldığını insanların azaldığını görünce fark ettim. Hemen giriş yaptım tribüne, yol arkadaşlarımla...

Maç vardı sahi bugün, oysa ben uzun zamandır görüşmediğim dostlarımla hasret giderdiğim bir pilav günü gibi davranıyordum. 350 km uzaktan, ama aslında bana o kadar da uzak olmayan şehirden, Eskişehir'den gelenleri görüp içten içe imreniyordum, akşam yine o güzel şehre dönecekleri için!

Aslında o kadar anı arasında ufak bir detay ama not düşelim, maçı güzel bir oyunla 2-0 kazandık. Hem de öyle böyle değil, ayakta alkışlatacak cinsten bir oyunla. Mutluydum...

Ve aslında hikayenin tam da başladığı an, otoparka dönüş... Eskişehir'e doğru yola çıkacak arkadaşlarımla vedalaşarak otobüsün yanına vardım. Ancak tuhaf bir durum vardı. İki otobüs olarak geldiğimiz park yerinde bir tanesi eksikti. İnsanlar teker teker araçlarıyla uzaklaştığı esnada öğrendik gerekçeyi. Lastik, bozuk yollara dayanamamış ve patlamış o engebeli yollarda. Biz maçtayken şoför de halledip dönerim diye düşünmüş. İşi uzayınca da bizim orada öylece beklememize neden olmuş.

Gitmeyi tercih edenler oldu ve bekleyen otobüsle yola çıktılar. Biz, yaklaşık 40 kişi beklemeye başladık otoparkta. Başlangıçta yaklaşık bir yarım saat bekler, gideriz sanıyorduk. Ama, öyle olmadı. Hava karardı, zaman aktı ve biz iki saatten fazla bekledik o otoparkta...

Beklemeye başladığımızda hava henüz aydınlıktı, oyalanıyorduk. Yerlere atılmış yarı dolu su şişeleri direk, kısmen büyük bir şişe de top oldu. Yıllardır işlek caddeler arasında sıkışmış apartman dairelerinde yaşayan koca koca adamlar için çocukluğa dönme fırsatı tepilemezdi, tepmedik. Hafta içi bankada şirket yöneticileriyle toplantıya giren Süha, mühendis arkadaşına attığı çalımla mutlu oluyordu. Biraz ilerideki başka bir grup çalı çırpı olmayan bir alanda yakacak malzeme arayışına girmişti. Onlara katıldım, zira biraz sonra hava kararacak ve ısınmaya, aydınlanmaya ihtiyacımız olacaktı...

Maç köftecisinin tezgah altına gelişi güzel attığı, ona göre çöp, bize göre yanıcı madde olan kağıtları, kartonları bir araya getirip havanın kararmasıyla ateşledik. Henüz hava soğumamıştı ama ateşin etrafında spontane bir çember oluştu. Biri o cılız ateşe mangal kömürü muamelesi yapıp bulduğu kartonla yellerken başka biri hıdrellezin tarihini erkene çekmiş, ateş üzerinden atlıyordu. Besteler, tezahüratlar zaten gün boyu dillerdeydi ama havanın tam anlamıyla kararması ve ateşin de coşmasıyla birden bire sanki orada mahsur kalmış, otobüs bekleyen bir grup değil de, mahallenin köşe başında toplanmış bıçkın delikanlılar gibiydik.

Hatırlamadığım bir ses, "uzun eşek oynayalım" dedi. Yadırgamak bir yana, talep yoğunluğu nedeniyle, tam da ruhumuza uygun bir adaletle "aldım verdim" yaptık. Yine çocukluğumuzdan kalma bir eğlence, ancak bu sefer acı bir gerçekle yüzleştik: eskisi kadar atik değildik. Bir kaç tur oynadıktan sonra topluca yıkıldık yere, kimi belini tutuyordu kimi gülüyordu. Benim parmağım da işte tam o kargaşada birinin ayağı altında ezildi. Ufak bir yara ve ezilme oluştu. Ama ben de parmağıma bakarken bıyık altından gülüyordum...

Otobüs geldiğinde, annesi tarafından sokakta oynarken eve çağrılan çocuk gibi asıktı suratımız. Arkama dönüp baktım otobüse doğru yürürken; soğuk, büyük bir alan ve etrafında yaşam belirtisi olmayan ürkütücü bir geceydi gördüğüm. Aklım karıştı, iki saat boyunca inanılmaz keyif aldığım alan gerçekten böyle bir yer olamazdı. Düşünceler içinde bir koltuğa geçtim öylece... Ekipte şoföre karşı bir homurdanma, bir isyan belirtisi yoktu. Aksine uykuya dalmıştı bir çok kişi yorgunluktan.

Tekrar Taksim'deyiz, yemek yiyoruz günün bittiğini sanarak. Formalarımızdan dolayı arka masamızdaki Japon'ların ilgisini çekmişiz, muhabbet edip hatıra fotoğrafı çektiriyolarlar bizimle. Ben masamda oturmuş parmağımdaki yaraya bakarken Kaan bana "Her güzel anı bir iz bırakır mutlaka" diyor, gülümsüyorum...

Tekrar güne başladığımız Mis Sokak'taki o mütevazı mekana yürüyoruz. Beyoğlu gece mesaine başlamış biz gelmeden. Biralarımızı yudumlarken tam da sırtımı yasladığım anda Lou Reed'den "Just A Perfect Day" çalıyor mekanda, şaşırmıyorum bu finale. Gülümsüyorum...